Site Rengi

enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp
DOLAR
15,8769
EURO
16,8435
ALTIN
942,56
BIST
2.372,35
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sakarya
Açık
26°C
Sakarya
26°C
Açık
Cumartesi Açık
27°C
Pazar Yağmurlu
20°C
Pazartesi Az Bulutlu
22°C
Salı Az Bulutlu
25°C

Muharrem Dayanç

Hakkında Prof.Dr. Muharrem Dayanç kimdir? Sakarya, Geyve, Karaçam Köyü’nde doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Adapazarı’nda tamamladıktan sonra, 1990 yılında, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Daha sonra aynı üniversitede; Halil Nihat Boztepe Hayatı ve Eserleri konulu teziyle yüksek lisans ve Sırat-ı Müstakim Dergisindeki Dil, Edebiyat ve Sosyal Kavramların Sistematik İncelenmesi isimli çalışmasıyla da doktorasını tamamladı. Altı yıl MEB’in değişik kademelerinde Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği yaptı. 1997 yılından beri Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde, Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Bu arada, 2013-2014 öğretim yılında Bosna-Hersek’in Zenica şehrinde bir yıl süreyle görev yapmıştır. Başta kitap bölümü, makale, bildiri olmak üzere birçok bilimsel çalışmaya imza attı. Deneme, günlük, söyleşi, öykü ve şiir gibi dil işçiliği isteyen alanlarda da eserler vermeye devam etmektedir. Bilimsel çalışmalar dışındaki edebi uğraşıları, dilini, üslubunu, bakış açısını ve iç dünyasını geliştirmenin bir aracı olarak görmektedir. Yabancı dili İngilizce olup evli ve iki çocuk babasıdır. Prof.Dr.Muharrem Dayanç'ın Öğrenim Durumu: Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans Türk Dili ve Edebiyatı İstanbul Üniversitesi 1990 Y. Lisans Yeni Türk Edebiyatı İstanbul Üniversitesi 1993 Doktora Yeni Türk Edebiyatı İstanbul Üniversitesi 1997 Doç. Dr. Türk Edebiyatı ESOGÜ 2011 Prof. Dr. Yeni Türk Edebiyatı ESOGÜ 2016 KİTAPLARI 1. “Yeni Kitap” Dergisinde On Yazar-On Mülakat, Dergâh Yayınları, İstanbul 2009, 2. Baskı, 158 s. 2. Denemeyi Denemek, Ebabil Yayınları, Ankara 2006, 2. Baskı, 238 s. 3. Kamelyalı Kadın, Akademik Kitaplar, İstanbul 2015, 195 s. 4. Bosna Günlüğü, Akademik Kitaplar, İstanbul 2015, 216 s. 5. Kendimi Kazdım, Akademik Kitaplar, İstanbul 2015, 295 s. 6. Mehmet Kaplan’ın Kaleminden Yunus Emre -Metinler-, Dergâh Yayınları, İstanbul 2015, 328 s. 7. Mehmet Kaplan’ın Kaleminden Yunus Emre -Mehmet Kaplan’ın Yunus Emre Yazıları Üzerine Bir Değerlendirme-, Sistem Ofset, Ankara 2015, viii+120 s. 8. Sivrihisar’dan Dünyaya Açılan Bilim Kapısı: Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Sivrihisar Belediyesi Kültür Yayınları, Eskişehir 2016, 190 s. "Sarı Elmas" Bitiren Toprak; Geyve - 20 Mart 2021 Çok Nimetin Yedim Helallaşalım - 23 Ekim 2020 Ân'ın Hikâyesi - 31 Mayıs 2020 Fethi Naci'den bir Ramazan anısı - 06 Mayıs 2020 Bir kadının İstanbul'a değiyor yaşanmışlıkları - 03 Nisan 2020 Saltanat'ın Saltanat'ı - 03 Mart 2020 Fahri Tuna'nın gölgesine basmak - 08 Ocak 2020

    BADEM’İM!

    17.01.2022 00:56
    0
    A+
    A-

    Yıllar önce Konya’da çıkan yerel bir gazetede, beni hem şaşırtan hem mutlu eden bir haber okumuştum.

    Selçuklu dönemi şeyhlerinden Pir Esat Sultan’ın bir kedisi varmış.

    Çok sevdiği kedisini sütle beslermiş.

    Bir gün, evdeki iki kaba kedisinin ve kendisinin içeceği kadar süt koymuş, kapların üzerini kapatarak bir süreliğine evinden ayrılmış.

    Pir evde yokken kaplardan birine yılan girmiş, sütten biraz içmiş kalanına zehrini akıtmış.

    Kedi olanları görmüş. Pir Esat veya diğer adıyla Pisili Baba eve döndükten sonra sütü içmek isteyince sahibinin yüzüne bakarak acı acı miyavlamış.

    Pir, içmekte ısrar edince sesini biraz daha yükseltmiş.

    Yine içmek isteyince tasta bulunan sütü -ani bir hareketle- kedi içmiş ve oracıkta kıvranarak ölüvermiş.

    Pir, sütün zehirli olduğunu anlamış anlamasına ama iş işten geçmiş.

    Kedisinin fedakârlığı sâyesinde zehirlenmekten kurtulan Pir, can dostuna bir mezar kazıp onu güzelce gömüvermiş.

    Öldükten sonra -vasiyeti üzerine- kedisinin sandukasının sol tarafına ayakucuna gömülmüş.

    Değişik kaynaklarda farklı şekillerde de anlatılan bu hikâyelerin hangisi ne kadar doğrudur bilmiyorum ama bunların hepsi o kadar güzel ki ince kalplerde güller açtırıveriyor.

    Konya’ya yolu düşenler “Pisili Camii ve Türbesi”ni -bu güzel insanı ve kedisini- ziyaret etsinler isterim.

    Gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini bir ömür herkese anlatsınlar bir de.

    Kedi sevgisinin kökleri her kültür ve inançta derinlere iner.

    Bunun en güzel örneklerinden biri Ebû Hureyre ile ilgili olanıdır.

    Sahipsiz kedi yavrularını besleyip büyüttüğü için “Kedicik Babası” anlamına gelen “Ebû Hureyre” adını ona Hz. Peygamber vermiştir.

    Dilsiz canları sevmek ve onlara merhamet duymak, sonsuza kadar yaşayacak bir ad ve hikâye kazandırmıştır bu güzel insana.

    Bir noktanın daha altını çizmek isterim.

    “Ümmet-millet” kavramının içine sadece insanlar, cinler değil hayvanlar da girer.

    Hatta can taşıyan tüm varlıklar bu bağlam içinde düşünülebilir.

    Yunus Emre’nin kavlince söylemek gerekirse “cümle yaratılmışa bir göz ile bakmak” yani.

    Hep duyardım kedi hikâyelerini.

    Birçok edebiyatçının kedilerle/kedileriyle ilgili yazılarını, şiirlerini, öykülerini, denemelerini okumuştum.

    Yerli yabancı hangi şairi, romancıyı, hikâyeciyi biraz irdelediysem altından kedili sevgiler çıktı.

    Kimi kedisiyle yaşadığı sevgiyi, maceraları anlatıyor kimi kaybettiği kedisinin yasını tutuyor, arkasından ağıt yakıyordu.

    Alışık olmadığım anlatılarla da karşılaştım ama her hâlükârda hayatında kediye yer verenleri daha bir sevdim.

    Örnekler vermek isterim.

    Kedi deyince herkesten önce Bilge Karasu gelir akla.

    Onu bir başka yazıya saklayıp bugün Tanpınar’la başlayalım kedi sevgisine şöyle bir göz atmaya.

    Batum’dan hemşerim olan Tanpınar’ların İstanbul-Fatih’teki evlerinde ablası Nigâr Hanım’ın yirmi, yirmi beş kedisi vardır.

    Yavruladıklarında komşularına loğusa şerbeti dağıtacak kadar severler bu canları. Kendisi de kedileri çok seven Tanpınar’ın kara kedisinin adı bir rivayete göre “haydut” başka bir rivayete göre “Kafka”dır.

    Bir süre kaldığı Narmanlı Yurdu’nun bahçesi de kedilerle doludur.

    Goethe’ye atfedilen “Bir semtin sokak hayvanları sizden kaçmıyorsa orada yaşayın; çünkü komşularınız güzel insanlardır.” sözü geliyor aklıma.

    Tanpınar’ı sevmemin nedenlerinden biri bu dilsiz varlıklara duyduğu muhabbet ve merhamet mi acaba, bilemedim.

    Türk edebiyatının kedili hikâyelerinden birinin şaşırtıcı iki kahramanı vardır:

    Nâzım Hikmet-Yahya Kemal. Nâzım, Heybeliada Bahriye Mektebi’nde okurken öğretmenlerinden biridir Yahya Kemal.

    Yahya Kemal’e zaman zaman şiirlerini gösteren Nâzım bir gün kız kardeşinin kedisi için yazdığı “Samiye’nin Kedisi”ni okuyup yorumunu sorunca; “Bu şiir için bir yorum yapmadan önce, kediyi bir görmeliyim.” der hocası.

    Kemal’in amacı kedi kadar, kendisini eve davet ettirip öğrencisinin annesi Celile Hanım’ı da görmektir.

    Çok geçmeden ailenin Erenköy’deki köşkünde kediyle mülaki olan Kemal şunları söyler:

    “Sen bu pis, uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsan, ileride iyi bir şair olacaksın.”

    Behçet Necatigil’in daha on iki yaşındayken kedilere, köpeklere duyduğu merhameti anlattığı yazı çocuk edebiyatının şahikalarındandır.

    Bu metin, bugüne kadar girmediyse, en yakın zamanda okul kitaplarındaki yerini almalıdır.

    1828’de kaleme alınan yazıdan birkaç cümle almak isterim buraya:

    “Sokaklarda bir parça ekmeğe muhtaç, sesleri taş yüreklileri acıtacak derecede, küçük kedi yavrularına, gözleri kapanmaya meyyal kedilere, zayıflıktan kemikleri belli köpeklere ne kadar acırım bilseniz!”

    “-Zavallı kediler!..

    Bu kelimeden sonra ruhumda kedilere bir şefkat ve büyük, umulmaz bir merhamet

    duyarım.

    Onları tüyleri yolunmuş, çamurlu falan olmalarına rağmen kucağıma alır, daima bir parça ekmek için cansız miyavlamalarıyla üstümü tırmalayan bu âciz kedileri kalben sever, onlardan bir ikisinin karnını doyurur, vicdan vazifemi yaptığımdan az çok sevinirim… Fakat… Kariler!…

    (Okuyucular) Dünyada bir iki kedi yok.

    Türkiye’miz cılız, zayıf kedilerle dolu.”

    Uzar gider yazı, hüzün ve benim Necatigil’e olan sevgim, kediler kadar canlı, samimi.

    Ben de kedili bir evde doğdum, büyüdüm.

    Hayatın doğal akışı içinde bir şekilde hayvanlar vardı benim de dünyamda.

    Bu canlılara ötekileştirilmeden bakılır ve bunlar evin bir ferdi gibi sevilirdi. Tavuğundan köpeğine, ineğinden eşeğine kadar hepsi hayatımızın birer parçasıydı.

    Aralarında biri vardı ki diğerlerine göre daha imtiyazlıydı, evimizin içine girme hakkına sahipti.

    Babaannemin kedisiydi o.

    Sadece sevilmiyordu, dokunulmazlığı da vardı.

    Yan gözle bile bakılamazdı ona.

    Bakan da olmazdı ya.

    Şimdi şimdi anlıyorum ki bütün bu güzellikler hayatın

    doğal akışı içinde yanımızdaydılar, yanı başımızdaydılar.

    Annemin, evin ana yola bakan köşesine her gün bir şeyler bıraktığını daha yeni fark etmiştim, kuş olup cennete uçmadan birkaç ay önce.

    O, sadece bizim değil, kedilerin de annesiymiş.

    (Sonrasında boyun büken çiçeklerden anladık ki çiçeklerin de annesiymiş.)

    Eskişehir’deki kuyruksuz kediyi, nefes almakta bile zorlandığı hasta yatağında hatırlamasını, merak edip sormasını nasıl unuturum?

    Nedendir bilmiyorum bir yaştan sonra kediler hayatımdan çıkıverdi.

    Onları yeniden farketmek için çeyrek asır beklemem gerekiyormuş.

    Bir gün geldi, yeniden keşfettim kedileri.

    Ve bu kediler içinde bir kediyi diğerlerinden daha ayrı sevdim, daha çok bağlandım ona. Oturdum, onun bendeki bir buçuk yıllık hatırasını yazıverdim.

    İsterim ki bu yazı sizdeki kedi farkındalığına yeni bir patika açsın.

    Okumak isterseniz buyurun efendim:

    “Annesinin bizim evin kapısına getirdiği dört yavru kediden biriydi Badem.

    Hepsi küçüktü, sevimliydi, güzeldi, ama biri daha afacan, daha cesur, daha yaramazdı.

    Bunu kısa sürede ispat etti.

    Bir gün evin önüne geldiğinde kuyruğunun yarısı yoktu.

    Günlerce acı çekti yavrum.

    Sonra “kuyruksuz” kaldı adı.

    Badem’in yanına “kuyruksuz” sıfatını da ekledik.

    Bir buçuk yıl, ara ara görüşemesek de hep gözümüzün önündeydi.

    Son gelişimizde bizimle konuşmaya da başladı.

    Kendi diliyle bir şeyler anlattı bize.

    Ve ben, onu Eskişehir’de bırakıp İstanbul’a gidecek olmanın mahcubiyetiyle cevaplar verdim ona.

    Kısa ve üzgün.

    Bir sabah uğramadı her zaman buluştuğumuz yere.

    Öğleye kadar bekledik, ama nafile.

    Yoktu.

    Akşama da gelmedi.

    Öbür sabah da yoktu Badem’im.

    Yer yarılmış, yerin dibine girmişti sanki.

    Sonraki sabah da gelmeyince, korka korka aradım onu, bütün köşelere, bucaklara, kuytulara baktım.

    Yoktu Badem’im.

    Ben İstanbul’a gitmeden, o gitmişti.

    “Allah’ım,” dedim, “Badem’imi görmeden gitmek istemiyorum, kötü bir şey olduysa bile, ben Badem’imi görmek istiyorum.

    Görmeden gitmek istemiyorum.”

    Çok geçmeden yol kenarlarını gezmek geldi aklıma.

    Ya başına bir şeyler gelmişse…

    Fazla zaman geçmemişti ki yol kenarına bırakılmış bir yavru gördüm.

    Dizlerimin bağı çözüldü.

    İnşallah o değildir, dedim.

    Ama oydu.

    Yarım kuyruğundan tanıdım onu.

    Yanına gittim hem ağladım hem patilerini sevdim.

    O güne kadar dokunamadığım, sevemediğim patilerini.

    Sonra bir kenara oturdum onun garipliğine, kimsesizliğine, sevimliliğine, ezildikten sonra bir kenara atılmasına ağladım, küçük bir çocuk gibi ağladım.

    Yavruma kıymalarına, bir şey olmamış gibi pişkince bir kenara atmalarına ağladım.

    Bir mezar kazdım Badem’ime.

    Beyaz bir örtüye sardım ve özenle gömdüm.

    Üstüne örttüm.

    Toprağını okşadım.

    (14 Eylül, seni hiç unutmayacağım.)

    Bugün bir kere daha mezarına gittim, onunla konuştum.

    Öbür tarafta buluşmak için anlaştık.

    Yine kendimi tutamadım, Badem’imle konuşurken.

    Sonra dünyadaki tüm kediler geldi aklıma.

    Dünyayı onlar için cehenneme çevirdiğimiz geldi.

    Ne olur, benim güzel Badem’ime siz de dua edin veya kalbinizden güzel şeyler geçirin.

    Seni, güzelliğini bütün insanlara sözle, yazıyla anlatacağım Badem.

    Hele seni anarken gözüme akın eden şu bulutlar bir geçsin.

    Buluşacağımız o güne kadar seni hiç unutmayacağım Badem.

    Canım Badem’im.

    Biricik Badem’im.

    Cennet kuşum.”

    Yazıyı buraya aktarırken nemlenen gözlerim, içime çöken özlem, hasret nasıl anlatılır?

    Annemle Bade’m gönül çerçevemde yan yana duruyorlar.

    Bir kişilik boşluk var yanı başlarında, beni bekliyorlar.

    Ve bu güzel varlıklara sevgi duymayan, onlar aç, susuz ve üşüyorken onlara merhamet kanadını açmayanlara Turgut Uyar dilinden bir sitemle yazıyı bitirmek istiyorum:

    “Keşke bir şiir okumuş,

    Bir kedi sevmiş olsaydınız.

    Belki bu kadar, kirletmezdiniz dünyayı…”

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.