Site Rengi

enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp
DOLAR
15,7966
EURO
16,8754
ALTIN
944,18
BIST
2.351,75
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sakarya
Açık
23°C
Sakarya
23°C
Açık
Salı Açık
25°C
Çarşamba Açık
28°C
Perşembe Az Bulutlu
28°C
Cuma Parçalı Bulutlu
29°C

Muharrem Dayanç Yeni Yazı ”KARA GÜRCÜ EKMEĞİ”

Muharrem Dayanç Yeni Yazı ”KARA GÜRCÜ EKMEĞİ”
28.03.2022 09:55
0
A+
A-

Sait Faik’in ilk dönem hikâyelerinden biri olup 15 Mayıs 1939’da Vakit’te neşredilen “Köy Hocası ile Sığırtmaç” yazıldığı zaman; ele aldığı konu ve konunun işlenişi; bütüncül bir bakışla çevreyi, insanları, hayvanları ele alışı; çocuk kahramanların ustalıkla kurgulanması; kadınsız köy tasavvuru gibi özgün yönleriyle üzerinde durulmayı fazlasıyla hak eder.

Lise yıllarının bir bölümünü Bursa’da geçiren yazarın, bu şehirde yaşadıklarından, gördüklerinden (hatta duyduklarından) ilhamla yazdığı, bu nedenle içinde biyografik/otobiyografik özellikler barındıran bu hikâye farklı okumalara fırsat veren bir tarzda kaleme alınmıştır.

Metni çocuk edebiyatı bağlamında okumak mümkün olduğu gibi, eko-eleştiri, toplumcu gerçekçilik, köy/kasaba edebiyatı, Anadolu gerçekliği ( eğitim/sizlik, hastalık, fakirlik, kimsesizlik) gibi perspektiflerle de çözümlemek mümkündür.

Hikâyeyi konuşmaya adından başlamak doğru olur. “Köy hocası” bugün akla gelen anlamıyla köy imamı (din görevlisi) değil, köyün öğretmenidir. Metinde geçen “mektep hocası/kapısı”, “kürsü”, “sınıfın pencereleri” gibi ibareler ile konunun işlenişi bunu gösterir.

Peki sığırtmaç? Günümüzde yanlış anlamaya ve yorumlamaya açık bir kelime olan “sığırtmaç”ın izini sürmekte fayda var. Nâzım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları’nda “Adapazarlı Kambur Kerim”i anlatırken kullanır bu kelimeyi.

Manzumeden anlaşıldığına göre Kerim “sığırtmaç” olmayı iyi bilir. Metnin bağlamına bakıldığında kelimenin, “orman koşullarında yaşamayı bilmek” kadar, başta “sığır” olmak üzere “hayvanlara göz kulak olmak”, “çobanlık etmek” gibi anlamları vardır:

“Eskişehir’den alıp onu

‘ Kocaeli grubu’ paşasına götürdüler.

Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,

sığırtmaç olmayı

(zaten bilgisi vardı bunda),

kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,

gizlenmeyi ormanda.” 1

Halk dilinde (ve arasında) yaygın olarak kullanılmayan, sözlüklerde “sığır gütmek”, “sığır çobanı” gibi anlamlara gelen “sığırtmaç” kelimesi bilebildiğim kadarıyla insan adı olarak kullanılmaz.

Dolayısıyla birkaç yüksek lisans tezinde rastladığım “sığırtmaç adında bir yetim çocuk”, “sığırtmaç isimli yaramaz çocuk” ifadeleri bu kelimenin çocuk adı olarak algılandığını düşündürdü bana ve gözden kaçan bir ayrıntı gibi göründü gözüme.

Belki de ben yanılıyorum, devam edelim. Sait Faik daha başlıkta bir köy öğretmeni ile öksüz/yetim bir sığır çobanının (sığırtmaç) hikâyesini anlatmayı vadeder bize.

İşin içine öğretmen/hoca, çocukların eğitimi gibi bahisler girince aklımıza Tanzimat’tan sonra farklı görünümleriyle edebiyatımızda kendisine yer bulan çocukların, kadınların, halkın eğitimi konusuna kısaca değinmeden olmaz.

Bu meselenin bir tarafında okul açmak, öğretmen yetiştirmek, ders kitapları yazmak, müfredat oluşturmak gibi daha çok devleti (yetkilileri) ilgilendiren sorunlar varsa diğer tarafında yavaş yavaş birey ve toplumu her yönüyle etkilemeye başlayan zihinsel kırılma (dualite) vardır.

Bu kırılmanın en bilenen ve yakıcı örneği medrese hocaları ile (köy/cami hocaları) modern eğitim kurumlarından yetişen öğretmenler arasında yaşanan ideolojik ayrışmadır. (Mehmet Âkif’in Safahat’ı ve özellikle “Âsım”ı bunun örnekleriyle doludur.)

Edebiyatımızın her türünü, düşünce dünyamızın her evresini etki altına alan bu çatışmaya bir şekilde girmeyen romancı, öykücü, şair, sanatçı, eleştirmen, devlet adamı, aydın düşünülemez. (Ahmet Cevdet Paşa’dan Mehmet Akif’e, Yakup Kadri’den Reşat Nuri’ye, Halide Edip’ten Tanpınar’a, Peyami Safa’dan Cemil Meriç’e kadar.)

“Köşeden sığırların başları gözükür gözükmez, köyün çocukları koşuşurlar; beyaz benekli sarı ineklerin kalın, yumuşak ve nemli dudakları açılır, uzun uzun köye ve çocuklara böğürürlerdi. Sığırtmaç, esmer kafasına geçirdiği şemsipersiz kasketi avuçları içinde burar, sessizce çeşme başına çekilirdi. İnekler pis kuyruklarını, üstleri toprak ve inek kokan çocukların kafaları üstüne çevirirler, kerpiç evlere ağır fakat sevinçli, gürültülü girerlerdi. Biz, mektep hocası sıfatıyla, çocukları ve buzağıları okşar dururduk.”2

Hikâye bu cümlelerle başlar. “Köşede sığırların başının gözükmesi” anlatının ilk eylemi ve görüntüsü olarak dikkati çeker.

Zihnimizde oluşan boşluğu hemen dolduralım.

Sığırlar dağlardan, ot otladıkları yerlerden köye dönmüşlerdir.

Onların güvenli bir şekilde ahırdan ormana gidip gelmelerine, ot otlamalarına refakat eden çoban (sığırtmaç) da yanlarındadır.

köy çocukları arasında oluşan bağ, bu çocukların da zaman zaman hayvanları otlatmak için ormana gittiklerini akla getirir.

Köye girdikten sonra sığırtmacın başındaki kasketi çıkarıp avuçlarının içinde burması ve sessizce çeşme başına çekilmesi davranış diliyle “benim işim buraya kadar, benim işim bitti” anlamı taşır.

“Sığırtmacın, esmer kafasına geçirdiği şemsipersiz kasketi avuçları içinde burması” Sait Faik’in bir başka öyküsünün “İpekli Mendil”in son cümlesini akla getirir: “İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir.

Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır.”3

İfadeler arasındaki imgesel yakınlık bana hem güzel hem anlamlı görünür. Bu ve buna benzer betimlemeler ve ince söyleyişler, Sait Faik dilinin, anlatımının, üslubunun, hatta doğallığının köşe taşlarıdır.

(“Çobanlık” bütün din ve mitolojilerde, farklı sanat dallarıyla edebî metinlerde sıkça rastlanılan bir anlam ve çağrışım dünyasına sahiptir. Türk edebiyatının bu konuda en bilinen ve en güzel şiiri “Bingöl Çobanları” olmalıdır. Bu nedenle bu şiirin tam metnini yazının sonuna koyuyoruz.)

İneklerin kerpiç evlere girmesi evlerin alt katının ahır olduğunu akla getirir ve bu durum yöre halkının fakirliğine işaret eder. Çocukların ve buzağıların okşanması, köylünün ve öğretmenin insana ve hayvana bakışını/sempatisini gösterir. (Akla Yaban gelir.) Her şeyin küçüğü sevilir demektir bu biraz da insanın küçüğü çocuk, sığırın küçüğü buzağı.

Bu girişten sonra daha çok, çocuk kahramanlar üzerinden hikâyeyi tartışmak isteriz.

Adından da anlaşıldığı gibi öykü, köy öğretmeni ile sığırtmaçlık yapan çocuk üzerinden anlatılır.

Adının olmaması çocuğun toplum nezdindeki konumuna gönderme olarak okunabilir.

Öksüzlüğü ve yetimliği, kalacak yerinin olmaması nedeniyle samanlıklarda ve ağaç altlarında yatması onu köyün diğer çocuklarından ayırır. Bu çocuklara, zekâsı ve temizliği vurgulanan “muhtarın oğlu” ile “Dağköylü Hasan”ı da ekleyebiliriz.

“Küçük, nefes ve sığır kokulu sınıf” ifadesiyle örtük bir dille varlığı okuyucuya hissettirilen öğrencileri de hesaba katarsak hikâyenin çocuklardan oluşan kişi kadrosu tamamlanmış olur.

Sait Faik sonbaharla birlikte başlayan köy ve çevresindeki değişimleri anlatırken konu mektep kapısına sığınan “hasta ve sıtmalı köpeklere” gelir. Bu hayvanlara, biraz da öğretmenlerinin hayvansever olmasının verdiği cesaretle, çocuklar da hatırı sayılır bir ilgi gösterir.

Öykünün genelinde görüldüğü gibi köpekseverlik bahsinde de tezat sanatına başvuran yazar, köpekleri seven ve besleyen öğrencilerin karşısına bu hayvanlara düşmanlık eden muhtarın oğlunu (biraz da sınıfsal farka işaret etmek için) çıkarır.

Muhtarın oğlu bu tavrı nedeniyle, başarılı bir öğrenci olduğu hâlde öğretmenin gözünden düşer. Bu duygusal tepkisinden de anlarız ki öğretmen, hayvansever insanları (ve tabii çocukları) diğerlerine göre daha çok sevmektedir.

Sait Faik öykünün bu noktasında metni bir üst boyuta taşıyacak ve bütün zamanlarda okunur bir anlatıya dönüştürecek “hikâye içinde hikâye” anlatır. Hayvan çalışmaları bağlamında önemli sayılabilecek bu bölümde anlatılan “Dağköylü Hasan”ın hikâyesidir:

“Dağköylü Hasan yukarı ve uzak köyünden dağarcığının içinde onlara (hasta ve sıtmalı köpeklere) kara Gürcü ekmeği getiriyor, bize yeni yağmış ilk kardan kirli bir top getirip kürsünün üstüne bırakıyordu.

Çocuklarla beraber bizde yağmur, Hasan’ın köyünde kar olarak yağan ve biraz sonra bizim köyümüzü de kaplayacak olan şeye hayretle bakıyorduk.

İki maaşımı hastalığına harcadığım talebe, sonbaharla beraber ölmüştü.

Artık hiçbir zekâ beni alâkadar etmiyor; küçük, nefes ve sığır kokulu sınıfın pencerelerini, dağ rüzgârına açtırmak aklıma gelmiyordu.

Güzel havalarda, ağaçlar hakkında çocuklara hiçbir şey öğretmiyor, onlardan evlerine, hayatlarına, açlık ve kederlerine dair hiçbir şey öğrenmek istemiyordum.

Köy birdenbire hasta talebemle beraber gömülmüştü. Üstüne bir avuç toprak atmıştım. Ben bu çocuğu çok severdim!”4

Hikâyenin geçtiği köy diğer dağ köylerine göre biraz daha ovaya/şehire yakındır ve en azından okulu, öğretmeni olan bir yerdir.

Daha yüksekte bulunan köylerden (veya karın ilk yağdığı yerlerden) buraya okumak için öğrenciler gelir ki bunlardan biri “Dağköylü Hasan”dır.

Öğretmenin gözünde -olumlu anlamda- farklı bir yeri olan bu çocuk okul kapısına sığınan “hasta ve sıtmalı köpeklere” kendi köyünden “kara Gürcü ekmeği” (yerel ifadeyle “cadi”) getirir.

Merhametiyle muhtarın çocuğundan ayrılan Hasan’ın hastalığı nedeniyle köpeklerle empati kurduğu düşünülebilir.

Sait Faik’in hikâyelerinde, mesela “Çelme”de5 buğday ve mısır unundan (dolayısıyla ekmekten), “Francala mı, Ekmek mi?”de6 ise francaladan hareketle sınıfsal çözümlemelere gittiğini biliyoruz.

Özellikle ikinci hikâyede kimi kimsesi olmayan Ahmet’in piyango biletine çıkacak büyük ikramiyeyle “francala” ekmek almayı hayal etmesi (“francala” da bir tür beyaz ekmektir) bahsin çarpıcı örneklerinden biridir.

Aileler gelirlerine göre buğday ekmeği/şehir ekmeği/beyaz ekmek yedikleri gibi mısır ekmeği/köy ekmeği/kara ekmek de yiyebilirler.

Beyaz ekmek şehri, daha müreffeh sınıfları akla getirirken kara ekmek köye, kırsala, alt sınıflara gönderme yapar. (Sığırtmacın esmer ve simsiyah kafalı olduğunu hatırlayalım.)

Yazının sonunda geçen “mısır unu” ifadesi göz önünde bulundurulduğunda “kara Gürcü ekmeği”nin mısır unundan yapılan ekmek olduğu söylenebilir. Hikâyenin Bursa’da ve bu şehrin kırsal kesiminde geçtiği de düşünülürse Hasan’ın 93 Harbi’nden sonra Batum’dan buraya göç eden fakir bir ailenin çocuğu olduğu da akla gelir. (Tanpınar ve Haldun Taner gibi yazarların baba yurtlarından yani…)

Hasan, yaşadığı dağ köyünden hasta köpeklere ekmek getirir.

Getirdiği ekmek karadır, kurudur ama kendisine bunu düşündürten merhametli yüreği aydınlıktır, incedir, yücedir ve en mühimi öğretmeni bunun farkındadır.

Belki de Sait Faik dağ köyünün ekmeği ile çarpıcı bir sosyal eleştiriye kapı aralamakta, başka bir sınıfsal soruna işaret etmektedir.

Hasan’ın öğretmenine ve arkadaşlarına “ilk yağan kirli kar”dan başka getirebileceği bir hediyenin olmaması bu durumu pekiştirir.

Yazar bu örneklerle, örtük bir şekilde de olsa, köyler, insanlar ve iklimler arasındaki uçuruma işaret eder.

“Dağköylü Hasan” hastadır.

Onu çok seven öğretmeni iki maaşını öğrencisi için harcar fakat bütün bu çabalar çocuğu iyileştirmeye yetmez ve “sonbaharla beraber” Hasan ölür. Bu ani ölüm öğretmeni derinden etkiler, o güne kadar yaptıklarını yapmak, anlattıklarını anlatmak istemez.

Çünkü yoksulluk ve hastalıkların insanları öldürecek kadar ileri seviyede olduğu bu köyde “çocukların hayatına, açlığına, kederlerine dair hiçbir şey öğrenmek istemez.” Böyle bir ruh hâlinin nedeni biraz da yaşananlar karşısındaki çaresizliktir.

Ona bu çaresizliği Hasan öğretmiştir.

Ölüm, Hasan’ı ne kadar çok sevdiğini fark ettirir öğretmene. Onun ölümü ile köy (hatta bir yere kadar hayat) öğretmen için anlamını kaybeder. Köy de ölür bir yere kadar, köyün güzellikleri de.

Ana metnin içine yerleştirilen bu hikâye öyküye ayrı bir anlam, derinlik ve gerçeklik katar.

Sait Faik okuyucuya; evet görünürde bir köy vardır, bir köy hayatı, gerçeği vardır, tarımla, hayvancılıkla geçinen fakir/yoksul insanlar vardır, yetim, kimsesiz, sahipsiz çocuklar, kadınlar, yaşlılar vardır, ama bütün bunlarla birlikte, bütün bunların yanı sıra dikkat etmezseniz, gözünüzü gönlünüzü dört açmazsanız göremeyeceğiniz sessiz, dilsiz (madun) Hasan’lar da vardır oralarda demek ister dolaylı bir yolla da olsa.

Hem de yatacak yeri, yiyecek ekmeği olmayan Hasan’lar…

İnce yürekli, hayvanlara ve tüm canlılara karşı merhametli, küçücük kar parçacığını sarıp sarmalayarak sevdiklerine hediye olarak götürecek kadar narin ve çevreye duyarlı, okumak/öğrenmek için çabalayan, bunun için de karda, kışta, kıyamette bir dağ köyünden kalkıp bir başka dağ köyüne yürüyerek gidip gelen, talihini değiştirmek isteyen Hasan’lar…

Ömrü soğukta, yollarda yiten Hasan’lar…

Bütün bunlar eskidendi Sait Faik biraz abartmış diye düşünenlere, üzerinden çok da zaman geçmeyen yaşanmışlıklarımı, sözü fazla uzatmadan, germeden kısaca anlatmak isterim.

Sabahın altısında kalkıp iki saatlik yolculuktan sonra, iki tren değiştirip on beş dakika yayan yürüyen, erken yola çıktığı ve biraz bu yüzden erkenden okula vardığı için dersler başlayana kadar okul bahçesinde titreye titreye bekleyen, yatılı öğrencilerin kaldığı pansiyonun sıcak bir köşesinde beklemesine izin verilmeyen benim gibi köy çocukları Hasan’ı iyi tanırlar.

Bazı çocukların başını şefkatle okşarken, benim gibi gösterişsiz öğrencilerin kulak memelerini anahtarlarının tırtıklı tarafıyla kanatıncaya kadar ezen hocalar bilirim ben, hem de birilerinin yere göğe sığdıramadığı hocalar.

Kendisine iki maaşını harcayacak denli merhametli bir öğretmeni vardı Hasan’ın.

Kara kuru ekmeğini öpen, köyden getirdiği karı yüzüne çalmayan, baş üstüne koyan bir öğretmen.

Öğretmenlerinin karşısında yaşadığı her eziklikten sonra yerin dibine geçen ve bir daha okula gitmek istemeyen, okulu bırakan çocuklar bilirim.

Onlar ne olacak? Faydası olacağını bilsem onları da yazarım. Her anlattığımda her yazdığımda tekrar yaşadığım ve gözlerim dolduğu hâlde…

Kurguyla gerçek birbirine karıştı. Hangisi hangisini bastırdı bilmiyorum ama bazı zorlukları aştık diye de düşünüyorum artık.

Toparlayayım.

Öykü fantastik bir sonla biter. Hayatında köyünden, köyünde dağ, sığır ve samanlıktan başka bir şey görmeyen sığırtmaç, öğretmenin kendisine gösterdiği yakınlığı da anlayamaz, öğretmeye çalıştıklarını da.

Çünkü ne sevgiyi görmüştür, tanımıştır hayatında ne nitelikli bir ilgiyi.

Necatigil’in ifadesiyle söylemek gerekirse “Âh, her şey çocukluktan gelmeli!”. Ne güzel demiş cânım şair, insan çocukluktan gelmeyen, hayatında var olmayan şeyleri bilemez ki, kavrayamaz ki!

Öğretmenin yaşadıklarından, okuduklarından hareketle anlattıkları, öğretmeye çalıştıkları sığırtmaç için gerçeküstü bir bağlama işaret eder. Onun için yok hükmündedir bütün bu anlatılanlar, öğretilenler.

Öyle dokunaklı bir toplumsal eleştiri var ki bu hikâyenin merkezinde, yaşamayanların, bilmeyenlerin (tıpkı sığırtmaç gibi) anlayamayacakları kadar ince.

Gelin bir de bütün bu olanlara, anlatılanlara onun gözüyle bakalım: “Bir toplum düşünün, annesi, babası olmayan, daha açık söyleyeyim, kalacak yeri, yiyecek ekmeği olmayan bir çocuğun çaresizliğini, yalnızlığını, sızısını görmeyen, hissetmeyen…

Samanlıklarda, elma ağaçlarının altında kalmasını, ömür sürmesini dert etmeyen…

Ne yiyip ne içtiğini umursamayan… Küçük bir kulübeyle olsun o çaresizliğe bir sığınak yapmayı akıl etmeyen… Dalga geçen ve eğlenen…”

Avcılardan kaçan kuşlarla birlikte düşünün, bir türlü geçmek bilmeyen kışla birlikte düşünün, gözün gözü görmediği sisle birlikte düşünün.

Tevfik Fikret “Verin Zavallılara” şiirinde soruyor:

“Sizin de kalbiniz elbet acır, değil mi?”

Elbette acır, Tanzimat’tan sonra edebiyatımız da hastadır biraz insanımız da. Bana en çok hasta çocuklar dokunur. Fikret’i, Âkif’i, Necip Fazıl’ı, Peyami’si, Necatigil’i, Sezai Karakoç’u yok bunun

Bakmayın Bedri Rahmi’nin köy türküsü duyduğunda şairliğinden utanmasına, hasta ve çaresiz çocuk görünce insanlığımdan utanırım ben.

Gerçek hayatta da kurguda da.

Ek:

BİNGÖL ÇOBANLARI

“Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum,

Bu dağların eskiden âşinasıdır soyum,

Bekçileri gibiyiz ebenced buraların.

Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların

Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,

Her gün aynı pınardan doldurur destimizi

Kırlara açılırız çıngıraklarımızla;

Kırlarda buluşuruz kızımız, karımızla.

Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski yeni,

Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.

Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;

Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,

Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı.

Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı:

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda;

Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam.

Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,

‘Suna’mın başka köye gelin gittiği akşam.

Gün biter, sürü yatar, ve sararan bir ayla

Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.

-Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al,

Diye hıçkırır kaval;

Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun,

Daima eğeceksin başkalarına boyun.

Hülyana karışmasın ne şehir ne de çarşı;

Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı

Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an.

Mademki kara bahtın adını koydu çoban!

Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,

Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden

Anlattı uzun uzun

Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun

Nadir duyabildiği taze bir heyecanla.

Karıştım o gün bugün, bu zavallı çobanla

Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,

Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.”7

1 Nâzım Hikmet, “Birinci Kitap”, Memleketimden İnsan Manzaraları Şiirler 5, YKY, İstanbul 2002, s. 64-65.
2 Sait Faik, “Köy Hocası ile Sığırtmaç”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam (Bütün Eserleri 2), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 98.
3 Sait Faik, “İpekli Mendil”, Semaver / Sarnıç (Bütün Eserleri 1), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 45.

4 Sait Faik, “Köy Hocası ile Sığırtmaç”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam (Bütün Eserleri 2), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 99-100.
5 Sait Faik, “Çelme”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam (Bütün Eserleri 2), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 15-23.
6 Sait Faik, “Francala mı, Ekmek mi?”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam (Bütün Eserleri 2), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 57-61.
7 Gültekin Sâmanoğlu, “Bingöl Çobanları”, Kemâlettin Kâmi Kamu, KTB Yayınları, Ankara 1986, s. 53-54.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.