Site Rengi

enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp
DOLAR
17,9331
EURO
18,4099
ALTIN
1.039,38
BIST
2.864,25
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sakarya
Az Bulutlu
30°C
Sakarya
30°C
Az Bulutlu
Pazar Hafif Yağmurlu
27°C
Pazartesi Açık
31°C
Salı Az Bulutlu
30°C
Çarşamba Az Bulutlu
30°C

Muharrem Dayanç’dan Yeni Yazı: Çay Mevsimi.

Muharrem Dayanç’dan Yeni Yazı: Çay Mevsimi.
31.07.2022 16:37
0
A+
A-

ÇAY MEVSİMİ

“Her mevsimin bize anlatmak istedikleri vardır.” diye söylendim kısık bir sesle “Kış geri geldi.” dedikten sonra.

Bağırmak gibi sesi kısmak da dikkat çekme yöntemlerinden biridir, bilirim.

“Bakalım bu akşam nereye bağlayacaksın kelimeden atlarını.” diyen yüzünü görmediğim bir sesin bana eşlik etmesi çok zaman almamıştı.

Sohbet başlamıştı.

Ne yapabilirdim kelime kelime üşümekten başka.

Yıllarca içimde demlenen bir konudan bahsedecekmişim gibi bir tavır takındım.

Birazdan askerlerine emirler yağdıracak komutan edasıyla yaptım bunu.

Sonra sağ elimin işaret parmağıyla alnımı kaşıdım.

Oturuşuma çekidüzen verdim.

Sırtımın kamburunu düzelttim.

Zamanda ve mekânda bir noktayı santim santim oyuyormuşum gibi gözlerimi kıstıkça kıstım.

Dudaklarımı daha bir gerdim.

Bu kadar görsel ve fiziksel hazırlıktan sonra ortaya çıkacak ilk cümle herkesi içine alacak kadar sıcak, şaşırtıcı, dikkat çekici olmalı, gönüllere cemreler düşürmeliydi.

Söz aşısı tutmalıydı.

“Her mevsim gibi kış da kendi diliyle der ki…” dedim.

Artık bütün sözlerin, gözlerin, kulakların sahibi bendim. Söyleyeceklerimle onların iç ve dış dünyalarındaki donukluğa buz taşıyacak, kuzine sobaya birkaç meşe odunu daha atacaktım.

“Her mevsim gibi kış da kendi diliyle der demesine ama onu duymaya kulak ister, hem de can kulağı…” dedim.

Dedikten sonra göz ucuyla dinleyicilerimi şöyle bir süzdüm. Sözlerimin odada oluşturmaya başladığı büyüyü daha üst seviyelere çıkarmam gerekiyordu. Oturuş şeklimi değiştirdim. Herkese fark ettirecek bir tavır takınarak sol ayağımı sağ ayağımın üstüne attım. Sol elimin işaret parmağıyla sağ yanağımı kaşır gibi yaptım. Aslında bütün bunları yapmaktaki kastım kendimi en doğru pozisyonda dondurmaktı.

Nihayet çenemi sağ elimin avucuna iyice yerleştirdim ve adeta kışa yakışır bir şekilde dondum.

Sıra kelimeleri koşturmaktaydı.

“Her mevsim gibi kış da kendi diliyle konuşur ve der ki, ey hane halkı aynı odada oturun. Aynı havayı teneffüs edin.

Yüzlerinizi ve kalplerinizi birbirinize dönün…”

Yavaş yavaş ve tane tane konuşmamın nedeni bir sonraki cümlenin zihnimde şekillenmesine zaman bırakmaktı. Adım gibi emindim, benim bu yavaş yavaş ve kelimelerin hakkını vere vere yaptığım konuşma muhataplarımda hipnoz etkisi yapıyordu. İnce eleyip sık dokuduğumu düşünüyorlardı.

Dile ve konuya bu kadar hâkim olmama şaşırıyorlardı.

Durum böyle olunca her cümleden sonra kendime olan güvenim ve kibrim bir kat daha artıyordu.

“Her mevsim gibi kış da kendi diliyle der ki, ben gerçek saltanatın iç âlemde kurulması gerektiğine inanırım. Beyaz bir sayfa açmayı öğretirim. Toprağı ve duyguları nadasa bırakmayı ima ederim. Kar suları gibi derinlere sızmayı belletirim…”

“Kışın felsefesi” dedi bir ses, anlat anlat heyecanlı oluyor edasıyla.

“Evet, evet, aynen” dedim. Bugünkü kırkıncı “aynen”di bu. Son evet’ten sonra sehpaya konan patlamış mısırlar, kuzine sobanın üstünde çizildikleri yerden çatlamış kestaneler, büyük bir itinayla yapıldıkları yaydıkları kokudan hemen anlaşılan kakaolu, üzümlü kekler dikkatimi dağıtmadı moralimi bozmadı dersem bana inanmayın.

Hemen itiraf edeyim, tavşan kanı çayın bardağı ve odayı kaplayan buğusu zihnimi bulandırdı. Sabrımı tarumar etti.  Özür dilerim, dedikten sonra hüpleterek çaydan bir yudum aldım.

Biraz sonra odadaki bu sıcak havayı mahvedeceğimi nereden bilebilirdim. Sıcak sobanın kırmızıya boyadığı yüzlerin soğuk soğuk terleyeceğini de. Bir kış hikâyesi anlatmıştım. Anlatmaz olsaydım.

Bir çocuğun hikâyesiydi bu. Soğuk bir kış günü akşam karanlığında sırf ağladığı için kapı önüne bırakılan. Birkaç saat sonra akla gelen. Uzun süre kendisinden hiçbir iz bulanamayan.

Bir el bulunmuş neden sonra. Çocuğun eliymiş bu. Ağlayan çocuklarına “Kuzum neren ağrıyor?” diye soracağına onu kapı önüne koyan anne-baba, rızkını masum bir yavrudan çıkaran aç kurt, hepsinin vicdanından intikam almak için cennetten uzatılan el.

“Dili var konuşuyor bu el.” dedim. Gökyüzü karardı, deniz bitti. Cümleler buharlaşıverdi birden. Göz göze geldim çocukla. Annesini de, babasını da, kışı da, kurdu da bağışlayan. “Siz kendi kışınıza yanın.”, “Herkesin kapısında bir kara kış bağlıdır.” der gibiydi.

Sessizliği mavi gözleriyle bozmasaydı feleğin çemberinden geçmiş nur yüzlü, melek sözlü, cennet bakıyyesi nine, bize müsaade deyip dağılıverecektik. “Bu dünyada cennet yok kızanlar.” dedi. Yoktu evet, merhametsizlik cehennemine çevirdiğimiz kurtlar sofrasında yaşıyorduk. Kuyularından ateşten kovalarla sevgisizlik suyu çekiyorduk yüreklerimize. Şairin dediği gibi “kefenimiz üzerine kar yağıyordu.”

Havayı kurşun gibi ağırlaştıran bendim, ipeksi bir yumuşaklığı davet etmesi gereken de yine ben olmalıydım. “Yazların kışlardan ne farkı kaldı ki…” dedim. “Eskiden yaz demek tarla bahçe demekti, dünyayı ve doğayı yeniden keşfetmekti. Dalından meyve yemek, ekinlerin sararmasını seyretmekti, sılayı dünya gözüyle bir kere daha görmekti, derelerde çimmekti…”

Ben konuştukça sözün nereye doğru yol alacağını pek kestiremeyen sohbetdaşlarım, “hadi ne diyeceksen de artık” duygusunu bana geçirmeye başlamışlardı. Bombayı patlattım. “Kışın kalorifer peteği, yazın klima serinliği!” Bu, ne “kış”ın tadı kaldı ne “yaz”ın anlamı, demekti. “Kış tatili, yaz tatili, dostlukların katili” diye de bir aforizma uydurdum oracıkta. Tebessümler yüzden yüze, dudaktan kalbe yayılmaya başladı. Sözün değerini kısmak işe yaramıştı. Çok geçmeden küçük küçük tebessümleri, kestaneye, keke, patlamış mısıra ve çaya katık etmeye başlamıştık yeniden.

Geri dönmüştük.

Güz’ü şairlere ayırdım. “Her ne kadar bir kısım romancılar, senaristler sonbaharın bazı aylarına el koysalar da, kimi yakarışlar ‘eylül’de gel’ deseler de, ‘aşkı kasım’a’ hapsetseler de bu böyledir.” dedim. Konuştukça hava ısındı. Şairlere şiirden yollar açtım. “Şiir hüznün ve aşkın dilidir.” dedim “Aynı zamanda, ayrılığın dilidir, yağmurun, bulutun, rüzgârın, uzun  yola çıkmanın, sonsuzluğa susamanın dilidir, yüzünü toprağa dönmenin dilidir.”  Kendi elimle çağırdığım sessizliği, hüznü şiirden aldığım güçle kelime kelime dağıttım.

Bir yudum daha aldım çaydan. Bahar gibiydi, mavi ve uçucuydu tadı.

Dirilticiydi.

Dertlere devaydı.

İçi yanık ama müşfik bir dost eliydi.

Yazın sıcağında gönlümüzü serinletip kışın ayazında içimizi ısıtması bundandı.

Senede bir gün çay mevsiminde buluşmak için sözleştik.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.