Escort Nice
reklam reklam reklam
reklam reklam reklam
hava Parçalı Bulutlu
DOLAR 18,8213 %% 0.06
EURO 20,7500 %% 0.35
GRAM ALTIN 1.181,16 %% 0,02
ÇEYREK A. 1.931,20 %% 0,02
BITCOIN 459.776 %4.057
SON DAKİKA
reklam
Google News

Muharrem Dayanç’tan ”Bin Yılın Anıları”Yazısı.

Bu sanatın uygulama sahasına geldiğimizde işin içine sınıfta yürümekten tahtayı kullanmaya, ses tonundan jest ve mimiklere, öğrencilere hitap şeklinden araya sıkıştırılan fıkra ve anekdotlara kadar birçok incelik/ayrıntı girer.

Son Güncelleme :

22 Ocak 2023 - 8:56

/ 70 views kez okundu.
Muharrem Dayanç’tan ”Bin Yılın Anıları”Yazısı.
reklam

öğretmen olmak isterim.”

Her öğretmen bir sanatkârdır ve sanatını icra ederken kendince izlediği bir yol, uyguladığı ve sürekli geliştirdiği (güncellediği) bir yöntem vardır. İnsanı, insana, insandan yola çıkarak anlatma, öğretme, gösterme, fark ettirme yolculuğudur bu. Mesleklerin ve vicdanların niteliğini belirleyen erdemler bütünüdür. Eksikliği tüm canlılara, hatta insanlığa bedel ödeten ustalık ve bilgeliktir de. (Eskiler ne güzel demişler: Olanın olmayana bilenin bilmeyene borcu vardır.)

Bu sanatın uygulama sahasına geldiğimizde işin içine sınıfta yürümekten tahtayı kullanmaya, ses tonundan jest ve mimiklere, öğrencilere hitap şeklinden araya sıkıştırılan fıkra ve anekdotlara kadar birçok incelik/ayrıntı girer.

Hemen söyleyeyim, yıllar sonra öğrencilerim beni sınıfta anlattığım edebiyatçı, sanatçı anılarıyla hatırlayacaklar, bunu biliyor ve yaşıyorum. Günün ve dersin ruhuna, öğrencilerin beklentisine cevap verenler daha çok yaşayacak ve bunların gölgeleri gelecek nesillere, yüzyıllara düşecek, bundan da kuşkum yok.

Daha ne isterim?

Benim tarzımda yazılı kaynaklardan okuduğum hatıraların/anekdotların yanı sıra sınıfta yaşanan, içinde incelik, samimiyet, zekâ parıltısı barındıran yaşanmışlıklar da değerlidir. Çünkü kalıcı olanlar daha çok bunlar içinden çıkıyor. Özgünlükleriyle, doğallıklarıyla, canlılıklarıyla, sınıfa ve belli bir insan topluluğuna mal olmuşluklarıyla…

Bende iz bırakan yaşanmışlıkları büyük bir keyifle günlüğüme kaydediyor, zaman zaman çekmecemden çıkarıp bunları okuyor, kendimle, geçmişimle, şimdi meslektaşım olan öğrencilerimle hasret gideriyorum.

Belki de bundandır, yolu başka şehre veya memlekete düşen öğrencilerime, dostlarıma “Mutlaka günlük tutun!” tavsiyesinde bulunmam. Zamanın ve nisyanın elinden bir şeyler kurtarmanın en etkili ve kalıcı yolu bence günlük/kalem tutmaktan geçiyor. Kâğıtla ünsiyet kurmaya dayanıyor. İnsanın en vefalı dostudur yazı.

Dün akşam yaşanmışlık ve hatıra havuzuma şöyle bir göz attım, oradan sizler için beş numune seçtim. İlerde kitaba dönüştürmeyi de düşündüğüm bu seçkinin kapağını daha önce değişik yazı ve dersler için açtığım oldu. Yazılarımı takip edenler için bazıları belki ikinci baskı olacak ama inanın bir kere daha okumayı hak ediyor bunların hepsi.

Yaşanmışlık kokuyorlar çünkü.

Hikmet barındırıyorlar.

Ümit aşılıyorlar.

Geçmişin güzelliklerinin nurdan gölgesi içimize/bugünümüze düşerse ve karanlık dünyamızı bir nebze olsun aydınlatırsa değmeyin keyfime.

Şimdi sizi, kendimce adlar da verdiğim bu anekdotlarla baş başa bırakıyorum.

Cehalet esaretten de kötüdür…

Yahya Kemal 1921 yılında gittiği bir Sofya gezisini Edebiyata Dair’de şöyle anlatır:

“Sofya kaplıcalarına gitmiştim. Orada bulunduğum sırada Bulgarlar’ın en büyük millî şairi İvan Vazof öldü. Komşu memleketin bir şairi olmak sıfatiyle ben de birçok Türkler’le birlikte cenaze merasimine iştirak ettim. Vatandaşlardan birisi merâsim esnâsında kulağıma eğilerek:

‘Kemal Bey, dedi, bizde böyle büyük bir şair çıkmamış ya.’

Güldüm ve:

‘Bizde böyle büyük bir şair olamaz ki!’ diye cevap verdim, çünkü bizim arkamızda Nedîm’ler, Fuzûlî’ler, Bâkî’ler var. Onlarla boy ölçüşecek bir deha lazım. Bulgarlar’ın yarım asırlık edebiyatlarında İvan Vazof’un büyük olmasına şaşmam.”

Bazı kaynaklar bu anekdota küçük ve çok önemli bir ayrıntı daha ekler.

Cenazede yaşanan bu diyalogdan sonra Yahya Kemal, Bulgaristan Türklerinden yakın dostu Mehmet Behçet Perim’in kulağına eğilerek şunları fısıldar:

“Görüyorsun ya Behçet, cehalet esaretten de beterdir!”

 Her hikmet varlığını bir ince bakışa borçludur…

“Arjantin basketbol liginde şampiyon takımı belirleyecek final maçı oynanacaktır. Şampiyon adaylarından birinde oynayan yıldız basketbolcuya maçı kazanmaları hâlinde özel ve büyük bir pirim sözü verilir. Maçı yıldız oyuncunun takımı kazanır ve maç sonunda daha önce sözü verilen çek kamuoyunun (gazeteler, televizyonlar, internet siteleri vb.) huzurunda kendisine takdim edilir. Tam bu sırada oyuncunun yanına ağlamaklı bir kadın yaklaşır. Kadın yıldız basketbolcudan yardım istemektedir:

-Siz varlıklı birisiniz. Bu tür paraları her zaman kazanma şansınız var, ama benim çocuğumun yaşaması bu paraya bağlı!

Bu sözler karşısında basketbolcu hiç tereddüt göstermeden elindeki çeki kadına uzatır. Kadın büyük bir sevinçle oradan ayrılırken her iki taraf da çok mutludur. Kamuoyu bu jestinden dolayı basketbolcuyu yere göğe sığdıramamaktadır. Aradan birkaç gün geçer veya geçmez, basketbolcu bir lokantada yemek yerken garsonlardan biri yanına yaklaşır ve şöyle der:

-Siz geçenlerde bir kadına yüklü bir miktarda yardımda bulundunuz ve herkesin takdirini kazandınız. Fakat ne yazık ki yanıldınız, çünkü kadın size yalan söyledi. Ne kadın evli ne de gerçekten çocuğu var. Kendisine acındırarak sizi kandırdı.

Yıldız oyuncu bu söz üzerine:

-Ne yani şimdi siz o kadının hasta bir çocuğunun olmadığını mı söylüyorsunuz? diye sorar garsona.

-Evet! der garson.

Yüzünü büyük bir mutluluk kaplar basketbolcunun ve rahatlamış bir şekilde arkasına yaslanarak şöyle mırıldanır:

-Aman Tanrım, bu son zamanlarda duyduğum en güzel haber! Demek ki hasta bir çocuk da yok!”

Kader, kime şikâyet edeyim seni bilemem…

Wimbledon’un ilk siyahi şampiyonu Arthur Ashe (1943-1993) kan naklinden kaptığı AIDS’den dolayı ölüm döşeğindeydi. Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan biri şöyle soruyordu:

-Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?

Arthur Ashe şöyle cevap verdi:

-Tüm dünyada (her yıl) elli milyon çocuk tenis oynamaya başlar. Bunların beş milyonu tenis oynamayı öğrenir. Bunların beş yüz bini profesyonel tenisçi olur. Bunların elli bini yarışmalara girer. Bunların beş bini büyük turnuvalara erişir. Bunların ellisi Wimbledon’a kadar gelir. Bunların dördü yarı finale, ikisi finale kalır.

Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye sormadım. Şimdi sancı çekerken, ona nasıl ‘Niye ben’ diye sorarım?

Büyüklük bütündür, parçalanamaz…

Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri ve aynı zamanda damadı olan Rüstem Paşa, bir ara imparatorluktaki bütün gayrımüslimleri ortadan kaldırma hülyasına düşer ve bu emelinden padişaha da bahseder. İşin tuhafı kendisi de devşirme ve büyük ihtimalle Hırvat’tır.

Padişah, Paşa’nın söylediklerini dinledikten sonra bahçeden bir gül koparır ve ona “Bu çiçek güzel mi?” diye sorar. “Çok güzel hünkârım!” cevabını alınca çiçeğin yapraklarını tek tek koparmaya başlar ve koparma işi bittikten sonra tekrar sorar; “Şimdi nasıl?” Rüstem Paşa bu defa “Yapraklarıyla çok daha hoştu, güzeldi hünkârım.” cevabını verir.

Rüstem Paşa’nın bu cevabından sonra Kanuni lafı gediğine koyar; “Devletimin Müslüman olmayan teb’asını ortadan kaldırırsan, memleket işte bu hâle gelir.”

Bütün takdirlerin önüne geçen teşekkür…

Öğretmenlikte ilk yılım.

Dönem sonu.

Son ders.

Son ânlar.

Karneleri dağıtıyorum.

Takdir ve teşekkür belgelerini vermeden önce geçmişe gidiyorum ve kinayeli bir dille konuşuyorum:

– Eğitim hayatım boyunca hiç takdir ve teşekkür almadım.

İnanmayan gözlerle beni süzüyor öğrencilerim.

Aldırmıyor, devam ediyorum;

-Bu yüzden aldığınız takdir ve teşekkürlerde gözüm var.

On üç, on dört yaşlarında masmavi ve aydınlık gözleriyle bana şefkat gülücükleri gönderen bir öğrencim, içindeki minnet duygularını bir konfeti gibi gökyüzüne fırlatıyor:

-Hocam, bizden o kadar çok takdir aldınız ki!

Sosyal medyada karşımıza çıkan olumsuz karne örnekleri herkesi olduğu gibi beni de üzdü ve yaraladı.

Keşke meslektaşlarımdan güzel örnekler gelse de onlarla içimizi biraz serinletsek.

Değerli öğretmen arkadaşlarım.

Her dönem kendilerine onlarca not verdiğimiz öğrenciler bir gün gelecek hayatın içinden biz öğretmenlere not verecekler.

Samimi temennilerimden biri, işte o karar ânı geldiğinde, öğrencilerimden geçer not almaktır.

Üzgünüm ama, sınıfta kalma korkusu Demokles’in kılıcı gibi başımın üstünde sallanıp duruyor.

reklam

YORUM ALANI

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.