Site Rengi

enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp
DOLAR
15,8920
EURO
16,9722
ALTIN
950,73
BIST
2.386,03
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sakarya
Açık
23°C
Sakarya
23°C
Açık
Salı Açık
25°C
Çarşamba Açık
28°C
Perşembe Az Bulutlu
28°C
Cuma Parçalı Bulutlu
29°C

Ramazanda Gelen Şampiyonluk’lar..

Ramazanda Gelen Şampiyonluk’lar..
25.04.2022 14:49
0
A+
A-

-Yeğenim Uğur Özen’e ithaf-

Adapazarı’nda doğup büyüyen veya bir süre burada yaşayıp şehre gönül veren insanların etrafında toplandıkları temel değerlerden biri hiç kuşkusuz Sakaryaspor’dur.

Hangi ligde ve ne konumda olursa olsun bu şehrin futbol takımını tutanların yeşil-siyahlı renklere bağlılığı her zaman tutku derecesinde olmuştur.

Oyun biraz ışık veriyorsa bu şehirde yaşayanlar bazen pazarlarını, bazen haftalarını, bazen de -maç olsun olmasın- tüm zamanlarını takıma ve takımın maçlarına göre ayarlar.

Yakın deplasmanlara futbolla ilgisi olan hemen herkes gider veya gitmek için imkânlarını zorlar. (Elbette kastettiğim ilk takım Kocaelispor.) Uzak deplasmanlar daha çok gençleri, sosyal ve ekonomik durumu müsait olanları cezbeder. [Anlayacağınız, Sakaryaspor ülkenin ve dünyanın neresine (deplasmana) giderse gitsin taraftarının yalnız bırakmadığı takımlardandır.] İç veya dış sahada stadyumda maç seyretmeye gidemeyenlerin gözü kulağı maçtadır.

Radyodan veya televizyondan maçı dinleme/seyretme imkânı varsa maça gidemeyen Adapazarlılar en azından bu yolla takımlarına zaman ayırır ve destek verirler. (Ertan Gökmen’in Almanya’dan bütün Sakaryaspor maçlarını seyretmesi gibi…)

Yayın yoksa internetteki değişik spor/futbol sitelerinden maçın gidişatı sürekli takip edilir ve takım galip gelirse şehre birdenbire bahar gelir; sevinç ve mutluluk mahalle mahalle, sokak sokak, köy köy, ev ev bütün kente yayılır. Yeni hafta mutlu başlar, mutlu devam eder.

Takım mağlup olursa tarifsiz bir hüzün çöküverir kente. Bu sefer de mutsuzluk ve karamsarlık doldurur her yeri, herkesi.

Adapazarı’nda yerel gazetelerin, televizyonların okunma ve seyredilme nedenlerinin başında spor, dolayısıyla Sakaryaspor gelir. Yarım ömürdür gurbette yaşayan benim gibi insanlar için hemen her gün hem de daha güne başlamadan internet üzerinden Adapazarı’nda çıkan yerel gazetelere bakmak, özellikle Sakaryaspor’la ilgili haberleri, gelişmeleri takip etmek bir alışkanlık hâlini almıştır.

Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar Adapazarlıların kalbi hep memleketleri için atar. Daha açık söyleyeyim, bize her yer Adapazarı değildir, bizim için Adapazarı yegâne dünya cennetidir.

Yıllardır alt liglerde bir türlü beklenen sıçramayı gerçekleştiremeyen Sakaryaspor bu yıl şeytanın bacağını kırdı ve şampiyon oluyor. 2021-2022 sezonunda “2. Lig Kırmızı Grup”ta şampiyon olmasına bir gün kalan Sakaryaspor benim çocukluk yıllarından hatırladığım bir coşkuyu, heyecanı tazeledi iç dünyamda.

Birkaç gün önce çok da farkında olmadan “ramazanda şampiyon olmak” kelimeleri dökülüverdi ağzımdan.

Peşinden “bayramı bir hafta erkene” çekmek gibi mutluluk ve nostalji kokan ibareler geliverdi.

Oysa ben çocukluğumda ve gençliğimde ne başarılar görmüş ne şampiyonluklara tanıklık etmiştim. Kıl payı kaçan “Süper Lig” şampiyonluğunun yanı sıra Türkiye Kupası’nı alan takımı ve kadroyu nasıl unuturum?

Sakaryaspor sevgisi içime öylesine işlemiş ki kendimi bildim bileli sporla, futbolla ilgili konuşurken, yazarken hep geçmişe ve o yılların takımına döner, o takımdan örnekler veririm. Sadece gönlümü değil bilinçaltımı da doldurmuş, beslemiş bu takım.

En son söyleyeceğimi en başta söyleyerek bu yazıda vermek istediğim ana mesajı sizinle paylaşayım: Birazdan adını sayacağım bütün sporcuların ortak niteliği “ahlâklı sporculuk” ve “beyefendilik”ti. Arada hırçınlık yapan olmaz mıydı, elbette olurdu, ama bu futbolun içinde olan ve kazanma hırsından kaynaklanan bir durumdu.

Birkaç örnek vereyim: Geçmişe dönün ve kuzu lakaplı Aykut Yiğit’i düşünün.

Bir insan sahada ve saha dışında ancak bu kadar güzel, ince, nahif ve beyefendi olabilirdi.

Kendisine rahmet diliyorum.

Tersinden bakalım, ya Nezihi? Lakabı “deli”ydi, hırslıydı, hırçındı, kaybetmeyi asla içine sindiremezdi, ama o kadar beyefendiydi ki. Adını unuttuklarım lütfen beni hoş görsünler ama Aykut Kocaman’dan tutun, Recep Çetin’e, Oğuz’a, Recai’ye, Turhan’a, Osman’a, Sezai’ye, Muammer’e, Tamer’e, Kostik Mustafa’ya, Bülent’e, İlker’e, Şaban’a, Yasin’e, “Mehmet”lere, Murat’a, Rahim’e, Esat’a, Tuncay’a kadar bir tane defosu olmaz mı bir takımın, yoktu. Çünkü onları yetiştirenler de başta Ekrem Karaberber olmak üzere önce insan, önce beyefendilik diyen bir kültürün içinden geliyorlardı.

Ne zaman bahis futbola gelse hep geçmişe gider, seksenlerin, doksanların Sakaryaspor’undan örnekler veririm. Teknik direktör deyince o yılları hatırlayan herkesin aklına Necdet Niş, kaleci deyince Neşet, Eser, Engin gelmez mi? Sağ bek deyince Recep Çetin, Yenal Kaçıra (sağ bek geldi, sonra gol kralı oldu), sol bek deyince Küçük Turgay, Recai. Stoperde Ömer, Turan, Hasan liberoda Coşkun ve zaman zaman Ceyhun. Orta saha tam bir yıldızlar karmasıydı: Oğuz, Serdar, Özcan, Önder, Büyük Turgay…

Forvette Tuna, Şenol Çorlu, Kemal Yıldırım, Tavşan Mustafa, Sinan…

Bu isimleri yazarken bazı futbolcuların yıllarını ve mevkiini karıştırmış olabilirim, anlayışınıza sığınıyorum.

Siz hiç Aykut Yiğit’in ve Kemal Yıldırım’ın penaltı atışını seyrettiniz mi? Ben bu iki futbolcunun penaltı atışından aldığım keyfi başka hiçbir futbol/spor resitalinden (inceliğinden) almadım.

Rahat ve huzurlu bir şekilde arkanıza yaslanıyorsunuz çünkü bu usta ayakların bir büyücü maharetiyle topa dokunuşunu seyredeceğinizden kuşkunuz yok. Hünerli ayaklar topa dokunur dokunmaz sihir gerçekleşiyor, top ve kaleci ayrı ayrı köşelere gidiyor.

Dokunmak ifadesini bilerek kullandım.

Bu oyuncular topa vurmaz, sihirbazın bir nesneye dokunur dokunmaz ortaya çıkan olağan dışı manzaradan sonra insanları şaşırtması gibi, meşin yuvarlağa sadece dokunur ve sihirlerini gerçekleştirirlerdi. Filmin sonunda hep aynı sahne olurdu: Mutlu mutlu, tıngır mıngır fileye ya değen ya değmeyen bir top…

Ya Tuna ile Tavşan Mustafa’nın birkaç saniyede rakip sahaya geçişlerini, ani duruş ve hızlanışlarını günümüzde görebiliyor musunuz? Hele o dalından düşen yaprağın rüzgârda sağa sola savrulması gibi bir sağa bir sola yatarak (yalpalayarak) koşmaları, kıvrak hareketleri ve çalımları nasıl anlatılır? Ya Sinan’ın kafa toplarını arkadaşlarına indirmesi ve hava topuna çıktığında iki metre yükseldikten sonra ayaklarını karnına çekip havada bağdaş kurmuş insan pozu vererek attığı kafa golleri.

Küçük Turgay’ın Recep Çetin’in, Yenal Kaçıra’nın bitmeyen enerjileri ve bindirmeleri nasıl unutulur. Orta sahayı anlatmaya futbol bilgim yetmez, dil becerim de. Oğuz nasıl anlatılır.

Sahi siz hiç Oğuz’un sağ ayağındaki topu sol ayağına alıp peşi sıra çıkardığı şutlardaki inceliğe, estetiğe bugün herhangi bir dünya liginde rastlayabiliyor musunuz?

Sanmam. Ya orta sahadan kontra ve ayağa milimetrik paslar…

Büyük Turgay da tam bir virtüözdü.

İki ayağında iki el vardı sanki.

Özcan’ın bitmeyen enerjisi hiç gitmez gözümün önünden. Ceyhun’un ayağından top almak mümkün değildi ve ne zarif süzülüşü vardı sahada. Bir defansta görürdünüz onu bir de rakip kalede ince işler yaparken.

Turhan, sadece top oynamıyor kale gibi duruyordu geri dörtlüde ve ani çıkışlarıyla tabelayı değiştiriyordu.

Gol, benim zihnimde ikiye ayrılır; Aykut Kocaman’ın attığı, Aykut Kocaman’ın atmadığı.

Topa usta bir bilardocu gibi dokunurdu Aykut, siz sağa gitmesini beklerken top falso alır soldan çatala takılırdı. Sadece zekâ yoktu bu vuruşlarda hüner vardı, çalışılmışlık vardı, öz güven vardı. (Bütün bunları ve daha fazlasını cân yeğenim, Adapazarı ve Sakaryaspor sevdalısı Uğur Özen’e anlatmıştım (Ocak 2021) isteyenler bu linkten o konuşmayı dinleyebilirler.

Burada anlatmaya çalıştıklarım özetin özeti mesabesinde. Bugüne kadar hatırı sayılır ölçüde yazı yazdım, söz söyledim sporla, futbolla ilgili, oturdum bunları bir kere daha gözden geçirdim.

Ne fark ettim biliyor musunuz, bu yazıların hemen hepsinde söz dönüp dolaşıyor ve bir şekilde Sakaryaspor’a, Adapazarı’na geliyor. Şimdi size o yazılardan küçük bir seçki sunmak isterim:

“Kabul edin veya etmeyin çağımızın ortak dillerinden biri futbol. Yoksa, dünyanın en ücra köşesinde oynanan bir futbol maçını, oturduğumuz koltukta bu kadar coşku ve heyecanla nasıl izlerdik? Sokaktan mahalleye, köyden kasabaya, kasabadan şehre, şehirden metropole dünyanın her yerinde anlaşılan bir “futbol dili”nden bahsediyorsak, bu fenomeni ciddiye almak zorundayız.

Futbol terimleri sosyal hayatımıza da sızmış durumda. Hem de nasıl sızmak! Bunların hemen hepsi bir şekilde günlük hayatımızda yan veya mecaz anlamlar kazanmış.

Birkaç örnek verelim: Çok şey yapıyormuş gibi görünüp bir şey yapmamaya, riske girmemeye “orta sahada top çevirmek”; umudu kestiğimiz bir hastanın iyileşmesine “direkten dönmek” demiyor muyuz? Hayatta her şey olabilir anlamında kullanmıyor muyuz “top yuvarlaktır” deyimini? “Uzatmaları oynamak”ta sürenin dolmasına, ölümün ayak seslerinin duyulmasına gönderme yok mu? Biraz argo da olsa, “pas vermek/pas almak” iltifat etmek, ummadığımız birinin yüzümüze gülmesi değil mi?

“Topu taca atmak” konunun dışına çıkmayı imlemez mi? “Tribünlere oynamak” popülizm yapmak anlamına gelmez mi? “Jübile yapmak” bırakmak, “ofsayta düşmek” zor durumda kalmak manalarında hepimizin diline pelesenk olmadı mı?

“Aralarında paslaşmak” menfaat birliği, “bir sıfır geride/bir sıfır önde başlamak” avantajlı veya dezavantajlı olmak, “dakika bir, gol bir” olumsuz anlamda beklenmeyen bir durumla karşılaşmak, “gol atmak/gol yemek” zor duruma düşürmek ya da düşmek, “sahaya inmek” bir işe başlamak, “sarı kart/kırmızı kart göstermek” uyarmak, “ters köşeye yatırmak” şaşırtmak, “puan kaybetmek” gözden düşmek, “markaja almak” takip etmek vb. birçok deyim bize futbolun hediyesi değil mi?

Futbol sevgisi bende çok derinlere iner.

1980’li yıllar. Sokağın her iki tarafına kale niyetine ikişer taş konur, takım kuracak çoğunluk sağlanamazsa arkadaşlar evlerinden tek tek toplanır, gazozuna maçlar yapılırdı. Gece yarılarına kadar uzardı maçlar. Zifiri karanlıkta, topu gözden kaçırmayan cin-gözlerimize yarasalar bile özenirdi.

Sonra bir gün eğlence olmaktan çıktı futbol. Bacasız endüstriye dönüştü. Futbolcular alınan, satılan, pazarlanan birer üründü artık. Futbol kanonları oluştu ardından. Mustafa Denizliler, Fatih Terimler, Ersun Yanallar, Yılmaz Vurallar, Hikmet Karamanlar, Okan Buruklar, Erol Bulutlar, İsmail Kartallar, Sergen Yalçınlar; Ali Şenler, Süleyman Sebalar, Aziz Yıldırımlar, İlhan Cavcavlar türedi.

Çocuk aklım futbolun sadece top peşinde koşmaktan ibaret bir eğlence olmadığını anladığında iç dünyamın da evrim geçirdiğini hatırlıyorum.

Tam da bir örnek vermenin zamanı. Sakaryaspor ligin tozunu attırıyor. (1980’li yıllar.) Kalede Engin, defansta Turan, orta sahada Oğuz, Serdar, ilerde Aykut Kocaman. Bu futbolculara Nezihileri, Sinanları, Tunaları, Kemal Yıldırımları, Özcanları Tavşan Mustafaları eklediğinizde ortaya güçlü ve göze hoş gelen bir futbol oynayan takım çıkıyor. Kıl payı kaçan şampiyonluktan sonra Fenerbahçe parayı bastırıyor ve Sakaryaspor’un kolunu kanadını kırıyor.

Turan, Oğuz, Serdar ve Aykut Kocaman, dördü bir arada Fener’e transfer oluyor. Bunlara Rıdvan ve Hasan Vezir gibi futbolcular da eklenince bir sonraki yılı Fenerbahçe gol rekoru kırarak açık ara şampiyon tamamlıyor. Para güce, güç şampiyonluğa tahavvül ediyor.” (“Oyundan Felsefe Çıkarmak” adlı yazıdan.)

“Benim öğrenme maceram bir köy ilkokulunda (Karaçam Köyü- Geyve) başladı. Okulumuzun henüz betona bulaşmamış toprak bahçesi her türlü oyunu oynamamıza elverişli değildi belki ama doğayla barışıktı. Yan yana sıralanmış çamlarla birlikte dallarını toprağa eğmiş büyük bir söğüt ağacı zihnimin yeşil köşesinden hiç çıkmaz.

Ya öğretmenlerim?

Hatice Öğretmen (Hatice Gürsoy Sargın) bana okuma yazmayı söktürdü, sonra Sakaryaspor’da futbol oynayan ve Pamukova’dan gelip giden bir Orhan Öğretmenimiz oldu (Orhan Özkan Varol, milli futbolcu Güven Varol’un babası). Onların da emeği çoktu üzerimde ama beni en çok etkileyen Memiş Kaya’ydı. Geyve’den gelir giderdi Hatice Öğretmen gibi.” (“Öğretmen Var Öğretmenden İçeru” adlı yazıdan)

“Futbolda başarı birbirini tamamlayan oyuncu grubunun yakalanmasıyla (sinerji oluşturmakla) mümkündür biraz da. Yani takım olmakla. Biz buna nitelikli bir jenerasyonun yakalanması da diyebiliriz.

Her zaman denk gelmez bu jenerasyon ve bizim gibi ülkelerde bu durum biraz da tesadüflere bağlıdır. Mesela; Trabzonspor’da Şenol, Turgay, Necati, Hüsnü, Ali Kemal; Beşiktaş’ta Metin, Ali, Feyyaz, Rıza, Fikret; Galatasaray’da Okan, Emre, Suat, Ümit, Hamza; Sakaryaspor’da Oğuz, Aykut Yiğit, Aykut Kocaman, Turan, Serdar, Recep Çetin, Şenol Çorlu benim ilk aklıma gelenlerden. Adını saydığım bu takımlar yakaladıkları bu altın jenerasyonlarla ciddi başarılar elde etmişler, tabiri caizse bu oyuncuların katkılarıyla yıllarca ligin tozunu atmışlardır.” (“Boğazın Brezilyası: Karaçamspor” adlı yazıdan)

“Sakaryaspor?

Tuna, Yenal, Tavşan Mustafa, Ceyhun, Sinan, Önder, Özcan, Zafer, Coşkun, Ömer, Turgay(lar) neredeyse unutuyordum Nezihi ve daha sonra bunların arasında pişen gençler: Oğuzlar, Serdarlar, Enginler, Turanlar, Recepler. Bir Ankaragücü maçı hatırlıyorum. Ankaragücü’nde Durmuş diye bir futbolcu var ve bize âdeta futbol resitali izlettiriyor. Bir Üsküdar Anadolu maçı, bir Denizli maçı, bir Eskişehir maçı unutulur mu? Hele hele 2-0’lık kalede önce Yaşar’ın olduğu daha sonra kaleyi Müjdat’a devrettiği Fenerbahçe maçı ile 4-0’lık BJK maçları…

Türkiye kupasını aldığımız sene neydi o Kemal Yıldırım? Bir penaltı bu kadar mı zarif atılır arkadaş, topu bile üzmeden. Hep karıştırdılar dışarıdan bakanlar Kral Aykut’la Kocaman Aykut’u. Ama ikisinin de yeri ayrı oldu bizde hep. Büyük Aykut’a rahmet, Küçük Aykut’a da başarılar dileyelim. Tatangalar. Biz bu şehri tribünlerden sevdik. Bilen bilir bu sevdayı. (“Muharrem Dayanç’la 40 Soruda Adapazarı”, Konuşturan: Fahri Tuna)

Uzattım farkındayım, toparlıyorum.

Sakaryaspor’un ramazan ayında gelen şampiyonluğunu kutluyorum.

Bu şampiyonlukta emeği olan bütün sporcular (Furkan’ından Fatih’ine, Onur’undan Ümit’ine, Çağlayan’ından Oğuz’una, Doğan’ından Ömer’ine, Hurşit’inden Ozan’ına, Tahir’inden Burak Süleyman’ına, Onur’undan Okan’ına, Mehmet’inden Ali’sine kadar…) tarihe geçtiler. Bayramı bir hafta önceden bu şehrin insanlarına yaşattıkları için hepsine tek tek teşekkür ediyorum.

Takıma maddi ve manevi anlamda destek veren tüm yöneticiler, yetkililer, sponsorlar alkışı sonuna kadar hak ediyorlar. Sakaryaspor’u yerde ve gökte yalnız bırakmayan “Tatangalar”ı unutur muyum hiç, onlar da sağ olsunlar, var olsunlar.

Türk sporundaki yeniden canlanma ve yapılanma hamlesi “ Sakarya”sız, “Sakaryaspor”suz olmaz. Hem de şu anda hak etmedikleri liglerde oynayan kardeş takımlarıyla birlikte.

Doğru yapılanma ve geleceği doğru okuma ile taçlandırılacak şampiyonluk bu şehri daha büyük başarılara taşıyacaktır.

Tebrikler nehrin çocukları sevinmeyi ve övünmeyi en çok siz hak ettiniz, biz de sizi uzaktan ve kalbimizden taşan duygularla alkışlıyoruz.

Dün (22.04.2022) Yalova’dan güzel bir haber daha geldi. Sapancaspor, İnegöl Kafkasspor’u penaltılara kalan maçtan sonra 7-6 yenerek on sekiz yıl aradan sonra tekrar “3. Lig”e yükseldi. Bir tebriği de futbolcusu, idarecisi, yöneticisi ve taraftarıyla Sapancaspor hak etti. Tebrikler Sapanca, tebrikler Sapancaspor.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.