Site Rengi

enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp
DOLAR
8,2963
EURO
10,0198
ALTIN
484,11
BIST
1.428
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sakarya
Gök Gürültülü
25°C
Sakarya
25°C
Gök Gürültülü
Cuma Az Bulutlu
30°C
Cumartesi Gök Gürültülü
29°C
Pazar Gök Gürültülü
19°C
Pazartesi Açık
19°C

İstiklâl Marşı’nın kabul edilişinin 100’üncü yılı kutlanıyor

İstiklâl Marşı’nın kabul edilişinin 100’üncü yılı kutlanıyor
12.03.2021 10:09
0
A+
A-

İstiklâl Marşı, TBMM tarafından tam 100 yıl önce Türkiye’nin ulusal marşı olarak kabul edildi. İstiklâl Marşı’nın kabulünün 100’üncü yılı olan 2021, Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle ‘Mehmet Akif ve İstiklâl Marşı Yılı’ ilan edildi. ‘Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak’ cümlesiyle başlayan İstiklâl Marşı, Mehmet Akif Ersoy’un bir rica sonucu Ulusal Marş Yarışması’na katılmasıyla Türkiye’nin ulusal marşı seçildi. O ricada bulunulmasaydı Türkiye’nin ulusal marşı, Ulusal Marş Yarışması’nda finale kalan 6 şiirden biri olacaktı

Milli bayramlarda, devlet törenlerinde, okullarda, spor müsabakalarında, milli günlerde, milli açılışlarda, milli törenlerde, milli kutlamalarda hep bir ağızdan seslendirdiğimiz İstiklâl Marşı, yaşadığımız günlerin mimarlarını, kim olduğumuzu ve gücümüzü hatırlatıp gelecek günler için şevk veriyor.

İstiklâl Marşı 100 yaşında…

Mehmet Akif Ersoy‘un yazdığı İstiklâl Marşı, 12 Mart 1921‘de TBMM’de Türkiye’nin ulusal marşı olarak kabul edildi.

İstiklâl Marşı’nın kabul edilişinin 100’üncü yılı, Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle ‘Mehmet Akif ve İstiklâl Marşı Yılı’ olarak kutlanıyor.

Mehmet Akif Ersoy, Kurtuluş Savaşı’nda cephedeki askerlerle cephe gerisindeki halka şevk ve moral verecek şiirin belirlenmesi için açılan Ulusal Marş Yarışması’na para ödüllü olduğu için katılmak istemedi. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in ricası olmasaydı büyük bir ihtimalle Türkiye’nin ulusal marşı, başka bir şairin başka cümlelerle başlayan bir şiiri olacakt

 

İstiklâl Marşı’nın Türkiye’nin ulusal marşı olarak kabul edilmesinden sonra sıra Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı şiirin bestelenmesine gelmişti. Bu amaçla açılan yarışmaya 24 besteci katıldı. Ne var ki o günlerde bir değerlendirme yapılamadı. Bunun sonucunda güfte, ülkenin çeşitli yerlerinde yarışmaya katılanların besteleriyle farklı farklı okunmaya başlandı.

1924’te toplanan seçici kurul, İstiklâl Marşı’nın ülkenin her yerinde Ali Rıfat Bey‘in bestesiyle okunmasını kabul etti. 1930’a kadar da Ali Rıfat Bey’in bestesiyle okundu. 1930’da İstiklâl Marşı’nın bestesinde değişiklik yapıldı. Dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör‘ün 1922’de hazırladığı beste, İstiklâl Marşı’nın yeni bestesi olarak kabul edildi.

Osman Zeki Üngör (1880 – 1958)

Yıl 1873…

Günlerden 20 Aralık.

Sarıgüzel Mahallesi. Karagümrük – Fatih / İstanbul adresindeki evde o gün Buhara göçmeni Emine Şerif Hanım ile Arnavut kökenli Kosova göçmeni imam Mehmet Tahir Efendi‘nin hayatları yeniden anlamlanırken geleceğe dair umutları derinlik kazandı.

Sağ kulağına ezan, sol kulağına kâmet okunduktan sonra tekrar sağ kulağına ‘Bana bu evladı ihsan eden Allah’a hamd eder, minnet ve şükranlarımı sunarım’ denilerek adı ilk kez telaffuz edildi.

Mehmet Ragif…

O Mehmet Ragif ki, 48 yaşındayken Kurtuluş Savaşı‘nda 7 düvele karşı mücadele eden bir milletin ‘Korkmuyoruz, bayrağımız her daim dalgalanacak’ şeklindeki duygularının milli tercümanı olacaktı.

Mehmet Ragif, Fatih’te Emir Buhari Mahalle Mektebi’ne kayıt olduğunda 4 yıl, 4 ay, 4 günlüktü. 7 yaşındayken aynı okulun ilköğretim bölümüne geçerken babası Mehmet Tahir Efendi’den Arapça öğrenmeye başladı.

Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesi’nde başlayan Mehmet Ragif, dil konusundaki başarısıyla dikkatleri üzerine çekti. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca’da hep okul birincisi olurken Türkçe öğretmeni olan dönemin aydınlarından Hersekli Hoca Kadri Efendi‘den hürriyetperverlik konusunda ziyadesiyle etkilendi.

 

 

 

Mehmet Akif Ersoy’un 1910’daki nüfus kağıdı. (M. Uğur Derman koleksiyonu)

 

Ortaokulu bitiren Mehmet Ragif, bir sonraki öğrenimi konusunda annesiyle babasının arasında kaldı.

Emine Şerif Hanım, oğlunun medrese öğrenimi görmesini isterken, Mehmet Tahir Efendi‘nin tercihi memur olmasından yanaydı.

Babasının tercihiyle 1885’te Mülkiye İdadisi’ne başladı.

 

Mehmet Akif Ersoy, öğrencilik yıllarında… (M. Ruyan Soydan koleksiyonu)

 

O zamanlar hicri takvim kullanılıyordu.

Mehmet Ragif, hicri takvime göre 1290’da doğdu. Babası da 1290 anlamına gelen Arapça kökenli ‘Ragif’i oğluna ikinci adı olarak vermişti.

Ne var ki Ragif yaygın bir isim değildi.

Arkadaşları, kendisine Mehmet Ragif diye değil başka bir isimle hitap ediyordu.

Mehmet Akif…

 

Mehmet Tahir Efendi, 1888’de vefat etti. Ailesi, bir yıl sonra başka bir felaketle karşı karşıya kaldı. Babasız kalan aile, 1889’da meydana gelen büyük Fatih yangınında evlerini de kaybedince sefalete sürüklendi.

İmdatlarına Mehmet Tahir Efendi’nin öğrencisi Mustafa Sıtkı yetişerek kül olan evlerinin bulunduğu arsaya küçük bir ev yaptırdı.

Artık bir evleri vardı ama annesi Emine Şerif Hanım ile kız kardeşi Nuriye’nin geçimini sağlamalıydı.

Mehmet Akif, Mülkiye İdadisi’ni bırakarak o dönemlerde memurluk hakkı kazanılmasında büyük paya sahip olan Ziraat ve Baytar Mektebi’ne kaydoldu.

 

 

 

Mehmet Akif o yıllarda;

* Bakteriyoloji öğretmeni Rıfat Hüsamettin Paşa‘dan pozitif bilim sevgisi kazandı.

* Spora büyük ilgi duydu. Mahalle arkadaşı Kıyıcı Osman Pehlivan‘dan güreş öğrendi. Güreş, yüzücülük, uzun yürüyüş, koşu ve gülle atma yarışlarına katıldı.

* Ziraat ve Baytar Mektebi’nden birincilikle mezun oldu.

* 6 ay içinde Kur’an-ı Kerim’i ezberleyerek hafızlık mertebesine erişti.

 

Ziraat ve Baytar Mektebi’nden birincilikle mezun olan Mehmet Âkif, daha sonra Fransızcasını geliştirdi. Hazine-iFünun Dergisi’nde 1893 ve 1894’te birer gazeli, 1895’te ise Mektep Dergisi’nde ‘Kur’an’a Hitab’ adlı şiiri yayımlandı. O sıralarda Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti’nde veteriner müfettiş yardımcısı olarak memurluğa başladı.

20 yıllık görevi sırasında Anadolu, Rumeli, Arnavutluk ve Arabistan’da bulunan Mehmet Akif, gezileri sırasında gerek yöre halkıyla temas kurmasından gerekse uzun yolculuklarda daha fazla okuma – yazma imkanı bulmasından dolayı edebiyatla daha iç içe olma şansına sahip oldu.

İslamcılığın, halkçılığın ve milliyetçiliğin bir havanda dövülerek ortaya çıkmış hali Mehmet Akif’ti.

Mehmet Akif’e göre medeniyetin gerçek kaynağı Müslüman Doğu’dur. Ona üstünlüğünü kaybettiren ise asırlardır süren cehalet, yozlaşma, sabırsızlık, tembellik ve kendine güvensizliktir.

 

Mehmet Akif için edebiyat, halkın manevi ve ahlaki eğitiminde etkisi en büyük müessesedir. Her edebiyat mahallidir ve halka hitap eder.

Kısacası, sanat; sanat için değil, sanat; halk içindir.

Mehmet Akif ‘in en önemli amacı, halk için halkın hayatını anlatan edebi eserler yazma üzerineydi.

İlham gelmesine inanmayan Mehmet Akif’in alamet-i farikası güçlü bir gözlem yetisine sahip olmasıydı.

Eserlerini gözlemlerinden elde ettikleriyle meydana getirdi.

Öyle olduğunu da şu cümleleriyle anlattı; ‘Hayır, hayalle yoktur benim alışverişim, İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim’

 

Mehmet Akif’in gözlem gücü, memurluk görevi sırasında Anadolu, Rumeli, Arnavutluk ve Arabistan’da bulunarak halkla iç içe zaman geçirmesiyle gelişti. Memurluk görevi nedeniyle İstanbul dışında olmadığı zamanlar 1906’da Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’nde kompozisyon, 1907’de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde Türkçe dersler vermek üzere edebiyat öğretmenliği yapan Mehmet Akif’in gözlem gücünü kullanma yetisi, bu dönemde olgunluk dönemine ulaştı.

 

Mehmet Akif ile İsmet Hanım’ın 5 çocuğu;

*Cemile

* Feride

* Suad

* Emin

* Tahir

II. Abdülhamid, 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı’nı bahane ederek meclisi dağıtınca bütün anayasal haklar askıya alındı. Mehmet Akif, 1908’de II. Meşrutiyet‘in ilan edilmesine kadar süren II. Abdülhamid’in istibdât rejiminin şiddetli bir muhalifiydi.

Mehmet Akif, dönemin rasathane müdürü Fatin Hoca‘nın da yönlendirmesiyle 11 arkadaşıyla birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti‘ne üye oldu.

II. Abdülhamid (1842 – 1918)

Üyelik yemini şöyleydi;

‘Cemiyetin bütün emirlerine, kayıtsız şartsız itaat edeceğim.’

Mehmet Akif, bu cümlelerle yemin etmeyi reddederek ‘Cemiyetin sadece iyi ve doğru olan emirlerine kayıtsız şartsız itaat edeceğim’ şeklinde yemin etti.

Ardından da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ninŞehzadebaşı İlmiye Mahfeli’nde Arap Edebiyatı dersleri verdi.

II. Meşrutiyet’in ilan edilmesi Mehmet Akif’in yazılarının ve şiirlerinin geniş kitlelere ulaşmasını sağladı.

II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Sırat-ı Müstakim adlı derginin başyazarı oldu.

Derginin ilk sayısında Fatih Camii şiiri yayımlandı.

Sırat-ı Müstakim’in adı 8 Mart 1912’den itibaren Sebil’ür-Reşad olarak değişti.

Mehmet Akif, hemen hemen bütün şiirlerini bu iki dergide yazdı.

O şiirlerinden biri de II. Abdülhamid’i eleştirdiği ‘İstibdât’oldu.

Günümüz Türkçesiyle şiirin ilk dizesi şöyle;

Ey kirli baskı ve zulüm dönemi, yıkıldın gittin amma

Milletin kalbinde silinmez bir kirli hatıra bıraktın!

Alalarımız mezarlarından sesleniyor; ‘Ey sefil oğullar’,

Niçin her gelen cellat binlerce suçsuzu öldürürken,

Son bir ümitsiz çırpınışla da olsa kimseden bir feryat çıkmıyordu?

Mehmet Akif, bir yandan öğretmenlik diğer yandan yayımcılık yaparken İstanbul’daki camilerde vaaz vermeye de başladı.

Vaazlarının teması, Mısırlı bilgin Muhammed Abduh‘un etkisiyle benimsediği İslam Birliği’ydi.

1913’te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı taşıyan neşriyat şubesinde Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabeddin ile beraber çalışan Mehmet Akif, 2 Şubat 1913’te BayezidCamii’nde, 7 Şubat 1913’te ise Fatih Camii’nde yaptığı konuşmalarında vatanseverlik çağrısında bulundu.

Mehmet Akif’in yazıları ve şiirleri önce Umur-iBaytariye’den, ardından da Darülfünun müderrisliğinden kovulmasına neden oldu.

Sadece Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’ndeki görevine devam edebildi.

Ne var ki Mehmet Akif gibi aydın ve vatanperver biri evde oturacak / oturtulacak değildi.

Evde oturtulmayacak kadar kıymetli biri olduğunun farkında olanlardan biri de Enver Paşa‘ydı.

Enver Paşa’nın kurduğu, İslam Birliği oluşturma amacındaki Teşkîlât-ı Mahsusa‘dan aldığı teklif üzerine Şeyh Salih eş-Şerif et-Tunusi ile birlikte Almanya’ya giden Mehmet Akif, I. Dünya Savaşı’nda İngilizlerle birlikte Osmanlı Devleti’ne karşı savaşırken Almanlara esir düşen Müslümanların kamplarında incelemelerde bulundu.

 

Mehmet Akif, kamptaki Müslümanları Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmanın yanlış olduğu konusunda aydınlatmaya çalıştı.

Fransız ordusundaki Müslümanlara yönelik Arapça beyannameler yazdı. O beyannameler, uçaklarla cephelere atıldı.

Almanya dönüşünde bildiği en iyi iş için bir kez daha kağıdı kalemi eline aldı.

Gözlemlerini ‘Berlin Hatıraları’ adlı şiire dönüştürdü.

Teşkîlât-ı Mahsusa:

İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulan gizli teşkilat. Türkçü İslamcı siyasi görüşleri doğrultusunda, yurt içinde, yurt dışında, karşı – istihbarat ve propaganda çalışmaları yaptı.

Teşkilat-ı Mahsusa, Mehmet Akif’e Almanya’dan döner dönmez yeni bir görev verdi.

Yeni görev yeri; Arabistan.

Görevinin içeriği; Arapları Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtan İngiliz propagandasıyla mücadele etmek için karşı propaganda yapmak.

Mehmet Akif, Arabistan’daki görevi sırasında haberini aldığı Çanakkale Zaferi’nin coşkusuyla ‘Çanakkale Destanı’nı yazdı.

Arabistan’daki görevinden sonra iki ay Lübnan’da kalan Mehmet Akif, Necid Çölleri’nden Medine’ye adlı şiirinde bu seyahatini anlattı.

Lübnan’da yaşayan MekkeEmiriŞerif Ali Haydar Paşa‘nın davetiyle 1918’de bir kez daha bu ülkeye giden Mehmet Akif, Lübnan’dayken Şeyhülislamlığa bağlı Dâr-ülHikmet-il İslâmiye Cemiyeti başkatipliğine atandı. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Said Nursi gibi isimlerin kurduğu ve Osmanlı Devleti ile diğer İslam ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek, İslam aleyhindeki gelişmelere yanıt vermek amacıyla kurulan bu örgütte çalışırken bir yandan da Said Halim Paşa‘nın‘İslamlaşmak’ adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirdi.

Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın amcazadesi Şerif Hüseyin, Haşimi İmparatorluğu kurmak maksadıyla İngiliz ajan Lawrance’nin finansmanıyla Osmanlı Devleti’ne isyan edip kendini Halife ilan etmişti.

Bu dönemde Anadolu toprakları işgale uğramış; Mustafa Kemal Paşa‘nın Kurtuluş Savaşı‘nı başlatmasıyla direnişe geçilmişti.

Bu harekete katılmak isteyen Mehmet Akif, Balıkesir’e giderek 6 Şubat 1920’de Zağnos Paşa Camii‘nde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın ilgisi karşısında birçok yerde hutbelerine devam etti.

Mehmet Akif, milli mücadelenin önemini camilerde verdiği hutbelerle anlatmakla yetinmedi. Çıkardığı Sebil’ür-Reşad’da yazdığı yazılarla halkın milli mücadele tarafında olması için uğraştı. Zira o günlerde halk, topyekün bir halde milli mücadele taraftarı değildi. Ayrıca ortada bir milli mücadele olduğunu bilmeyenler azımsanmayacak kadar fazlaydı.

Mehmet Akif, gerek verdiği vaazlarda gerekse yazdığı yazılarda Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi nedeniyle 1920’de Dâr-ül-Hikmet Ül-İslâmiye Cemiyeti’ndeki görevlerinden azledildi.

Artık İstanbul’da rahat etme olanağı kalmayan Mehmet Akif, oğlu Emin’i yanına alarak Anadolu’ya geçti.

Mustafa Kemal Paşa‘dan Sebil’ür-Reşad’ı Ankara’da çıkarması için davet alan Mehmet Akif, TBMM’nin açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920’de Ankara’ya vardı.

Bir süre sonra ailesini de yanına aldırdı.

Mustafa Kemal Paşa, Mehmet Akif’in milletvekili olmasını istiyordu.

Haziran’daki seçimde Burdur’dan milletvekili seçilen Mehmet Akif, 1920 – 1923 arasındaki 1’inci TBMM’de iki yıl görev yaptı.

TBMM 1’inci dönem milletvekilleri…

Mehmet Akif’in asli görevi şuydu; halkı Milli Mücadele konusunda bilinçlendirmek.

Tıpkı milletvekili olmadan önce yaptığı gibi.

Bu amaçla önce Konya Ayaklanması’nı önlemek için halka öğütler vermek üzere Konya’ya gitti. Çok çaba gösterse de ayaklanmayı engelleyemedi.

Akabinde Kastamonu’ya giderek Nasrullah Camii‘nde verdiği vaazı, metin haline getirilip Diyarbakır’da basıldı. Sonra da tüm vilayetlere ve cephelere dağıtıldı.

Bu sıralarda Sebil’ür-Reşad’ı birlikte çıkardığı Eşref Edip, derginin klişesini de alıp Mehmet Akif ile buluşmak üzere İstanbul’dan ayrılıp Kastamonu’ya gitti.

Sebil’ür-Reşad’ın 464 ve 466’ncı sayılarını Kastamonu’da yayımladılar. 464’üncü sayı o kadar ilgi gördü ki birkaç kere basılıp Anadolu’ya dağıtıldı. 467’nci sayıdan itibaren ise yayıma Ankara’da devam edildi.

Sebil’ür-Reşad’ın etkisi o kadar büyüktü ki, yaydığı yoğun duyguların hakimiyetindeki Türk halklarını etkilemesinden korkan Rusya, derginin ülke sınırları içine girmesini yasakladı.

Sebil’ür-Reşad, Rusya için sakıncalı bir dergi haline geldi.

Ankara’da gündem Yunan Ordusu’nun ilerleyişiydi.

Yunanlıların Ankara’ya girme riskine karşı TBMM’nin Kayseri’ye taşınması hazırlıklarına başlandı.

Mehmet Akif, taşınmaya şiddetle karşı çıktı

Taşınmanın moral bozacağını, bunun sonucunda dağılma yaşanacağını düşünenler arasında Mehmet Akif de vardı. Bu görüşte olanlar, Sakarya’da yeni bir savunma hattı kurulmasını önerdi.

Teklif tartışılıp kabul edildi.

TBMM, Kayseri’ye taşınsaydı acaba neler olurdu?

Belki de Mehmet Akif’in de öngördüğü gibi Milli Mücadele dağılıma uğrayacak Cumhuriyet’in kurulmasına uzanan yola hiç girilemeyecekti.

Kuvay-ı Milliye ile sivil halk gerek cephede gerekse işgal edilen köylerde, kasabalarda ve şehirlerde savaşıyordu.

Asker sayısı, teçhizat, yiyecek sınırlıydı.

7 düvele karşı verilen mücadele göz önünde bulundurulduğunda yok gibiydi.

Ama milletin bağımsızlığa olan inancı çoktu.

Ve o inancı kelimelere döküp, yazdıklarıyla milli mücadele şevki, güzel günler için umut verecek vatansever şair de çoktu.

Cephedeki askerlerle cephe gerisindeki halka şevk ve moral verecek bir milli marş için Ulusal Marş Yarışması düzenlendi. Yarışmaya 724 şiir gönderildi.

Dikkat çekici nokta, Mehmet Akif’in şiir göndermeyerek yarışmayı görmezden gelmesiydi.

Çünkü yarışma, para ödüllüydü; 500 TL…

Mehmet Akif, para ödüllü bir yarışmaya şiir göndermek istemedi.

Mehmet Akif’in de mutlaka şiir göndermesini istediği dönemin Milli Eğitim BakanıHamdullah Suphi Bey, bir mektup yazdı. Yarışmaya şiir göndermesi ricasında bulunduğu mektubu iletmesini istediği Hasan Basri Bey‘e şöyle dedi; “Kendisinin şiir göndermesini arzuluyoruz.”

Bunun sonucunda Mehmet Akif, yarışmaya katılmayı kabul etti.

Mehmet Akif’in şiiri 17 Şubat 1921’de Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlandı.

1 Mart 1921’de finale kalan 7 şiir TBMM’de okundu.

12 Mart 1921 Cumartesi günü düzenlenen oturumun sonrasında Mehmet Akif’in şiiri, saat 17.45’te ulusal marş olarak kabul edildi.

İSTİKLAL MARŞI’NIN 10 KITASI SÖZLERİ

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!

Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…

Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.

Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

Doğacaktır sana va’dettigi günler hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:

Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!

Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:

Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.

Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,

Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,

Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;

O zaman yükselerek arsa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.