Escort Nice
reklam reklam reklam
reklam reklam reklam
hava Orta
DOLAR 18,8246 %% 0.1
EURO 20,3483 %% -0.99
GRAM ALTIN 1.128,76 %% -2,32
ÇEYREK A. 1.845,52 %% -2,32
BITCOIN 447.189 %-1.284
SON DAKİKA
reklam
Google News

Muharrem Dayanç ”Son Fidanı Ne Zaman Diktiniz?

Bölünmüş kara yolu yapılırken köyümüzün (Karaçam/ Geyve) hemen girişindeki yüzlerce yıllık çınarların kesilmesine hâlâ yas tutan yüreğim..Doğançay’ın çınarlarının kurutulmasını affetmeyecek olan kalbim…

Son Güncelleme :

07 Ocak 2023 - 22:31

/ 162 views kez okundu.
Muharrem Dayanç ”Son Fidanı Ne Zaman Diktiniz?
reklam

Kenarından kıyısından da olsa Balkanları da Kafkasları da gördüm.

Sadece bu coğrafyaları görmekle kalmadım, buralardan göç eden insanlarla çocukluğumdan itibaren yakınlıklar, dostluklar kurdum. Kafkas (Batum) göçmeni bir ailenin çocuğu olduğum hâlde içimdeki Balkan sevgisinin/sevdasının daha eski ve köklü olduğunu burada bir kere daha itiraf edeyim.

Coğrafya olarak bu bölgeleri soracak olursanız yeşil-orman, kuş-ağaç, ırmak-su, deniz-mavi anlam ve imge kümeleri geliverir aklıma hemen. Söylemek istediğim şu ki bu bölgelerde “ağaç” insan gibi saygı, sevgi, ilgi ve hürmet görür. Gölgesiyle görür, meyvesiyle görür, yaprağıyla görür, kokusuyla görür, misafir ettikleriyle görür, toprağı yurt/yuva/vatan yapmasıyla görür.

Bir ıhlamurun, bir akasyanın, bir şeftalinin, bir Trabzon hurmasının, bir kestanenin, bir incirin, bir dutun, bir defnenin, bir kirazın, bir eriğin, bir elmanın, bir armudun size kırk gün hikâyesini anlatırım. Ben ne ağaçlı incelikler, güzellikler gördüm büyüklerimden, siz onları nereden bileceksiniz?

Mevsim sonunda ağaçlarında mutlaka meyve bırakan (ağaçtaki bütün meyveleri toplamayan) babam ayrılmadan önce ağaca döner ve bize duyuracak sesle “Onlar da kuşların, böceklerin hakkı” derdi. Toprağın bağrında, tabiatın kucağında bir eli yıldızlara diğer eli tüm canlılara ulaşan bir merhamet pınarıydı her ağaç onun gözünde.

Hepsi öyleydi, âşıktılar ağaçlara büyüklerim. Ağaçlı bayırlarda yürümek, değirmen önlerinde gün geçirmek, su kenarlarındaki patikalarda türkü söylemek, bir fidanı bir ömür hem beslemek/büyütmek hem dost edinmek başka neyle izah edilebilir? Birlikte yaşamak, nefes almak için vardı ağaçlar, kitaplar gibi.

Rüzgâr birini kırdı mı, sel topraktan kopardı mı onu tekrar hayata döndürmek için günlerce uğraşırlardı.

Hem de bizimkiler öyle bodur/cılız ağaçları pek tutmazdı. Bu yüzden armutlar çınarlarla, kirazlar kavlağanlarla, erikler kara çamlarla yarışırdı bahçede. Biz de dallarında saklambaç, köşe kapmaca oynardık bu çok kollu, çok elli dostların.

Böyle ağaçlı bir coğrafyanın çocuğu olan ben, günlerden bir gün, Eskişehirli bir büyüğümden daha önce duymadığım ağaçlı nasihatler işittiğimde ne diyeceğimi bilemedim.

Genelleştirmeden ve çok sevdiğim Eskişehir’i üzmeden anlatayım.

Şehrin hemen dışında mütevazı/müstakil bir evimiz olunca güngörmüş komşularıma evin etrafına hangi ağaçları dikebileceğimi sormuştum.

Aslında sorum “bu topraklar en çok hangi köklere aşinadır” minvalindeydi.

Saydığım, sevdiğim, güngörmüş bir komşum bu sorudan sonra bana uzun bir nasihat çekti, o güne kadar kendi büyüklerimden zinhar duymadığım şeyler anlattı. İlk tavsiyesi ağaç dikmemem, illa dikeceksem bodur ağaçlar/meyveler dikmem yönündeydi.

Bakımı kolay olurmuş, az meyve verirmiş, dökülen meyvesiyle/yaprağıyla altını/etrafını fazla kirletmezmiş. Boya çeken ağaçların böceği çok olurmuş mesela, yazın kuşları, sonbaharda yaprağı, kışın rüzgârı eksik olmazmış.

Bütün bunlar huzurunu kaçırırmış orada yaşayanların. Hem ağaçlar köklü olursa bu kökler zamanla evin temelini de yerinden oynatabilirmiş…

Duyduklarımdan sonra şaşırmıştım, ne yalan söyleyeyim şaşkınlığım hâlâ geçmiş değil. Bozkır coğrafyasında binlerce dönüm ekili arazinin bir kenarına iliştirilmiş o tek tük ağaçların çaresizliğinin, yalnızlığının arkasındaki düşünceyi çözmüştüm.

Üzülmüştüm de.

Neyse devam edelim.

Babamın da annemin de ölümlerinin ağaçlı hikâyelere çıkması bir tesadüf olmasa gerek. Farkında mısınız bilmiyorum, hikâye anlatmayı da dinlemeyi de milletçe seviyoruz. Bu biraz da sözlü kültüre olan yatkınlığımızdan kaynaklanıyor.

Bugün size, dolaylı olarak da olsa, halkın ve yöneticilerin nasıl olması gerektiğini anlatan, birçoğunuzun bildiğini düşündüğüm ağaçlı bir hikâye anlatmak istiyorum:

“Günlerden bir gün padişahın biri veziriyle köyleri dolaşıp halkın ne durumda olduğunu öğrenmek istemiş.

Yola çıkmışlar.

Ağaçlık bir alana geldiklerinde yaşlı bir adamla karşılaşmışlar.

Yaşlı adam, küçük bir fidanı dikmeye çalışıyormuş.

Padişah atını durdurup sormuş; ‘Baba’ demiş, ‘bu sıcakta burada ne yapıyorsun, artık senin bir köşeye çekilip dinlenmen gerek, bu fidanın büyüyüp sana meyve vereceği günleri görebilecek misin?’

Gülümsemiş yaşlı adam.

‘Sultanım’ demiş, ‘bu dünya böyle kurulmuş, biri ağacı diker, bir başkası meyvesini yer.’

Yaşlı adamın cevabı sultanın hoşuna gitmiş, ona bir kese altın vermiş.

Yaşlı adam ‘Gördünüz mü sultanım’ demiş ‘benim ağaç, şimdiden meyve vermeye başladı.’

Bu sözler de padişahın hoşuna gidince bir kese daha altın uzatmış.

Yaşlı adam ikinci keseyi görünce;

‘İşte böyle sultanım’ demiş ‘diğer ağaçlar yılda bir kere meyve verirler, benimki diker dikmez ikinci meyvesini verdi.’

Padişah bu sözlere gülmüş ama söylenenler hoşuna da gitmiş ve yaşlı adama bir kese altın daha uzatmış.

Vezir dayanamamış ‘İzniniz olursa gidelim sultanım’ demiş ‘bu aksakallının yanında biraz daha kalırsak devletin hazinesi bitecek.’”

Önce kıssanın görünen kısmından hisse çıkarmayı deneyelim.

Halk sadece bugünü değil, yarını (ve kendisinden sonrasını) da düşünerek değişir, gelişir, dönüşür.

Yöneticiler halkla iç içe yaşayarak, halkın dertlerini dinleyerek ve çözerek başarılı bir yönetim sergileyebilirler.

Devleti yönetenler halkın güzel davranışlarının farkına vararak ve bunları ödüllendirerek toplumsal barışı ve huzuru sağlayabilirler.

Ve yine bilge yöneticiler, ihtiyaç duyulduğunda tavrını devletin hazinesinden yana koyacak yardımcıları yanlarında istihdam etmekten çekinmezler.

Makamlar hırsların tatmin edildiği, her şeyin yöneticilerin isteklerine göre ölçülüp biçildiği yerler değildir. Çünkü millet devletle; devlet milletle anlam kazanır.

Şimdi, kıssanın arkasına dolarak sizin de eleştirilerinize açık yorumlar yapmak istiyorum.

Hikâyede dört temel unsur (kahraman) var: Yönetici ve yardımcısı, yaşlı bir adam ve dikilen ağaç. Bu dörtlüden özellikle “ağaç” bahsini biraz açmak isterim. Canlılar içinde en ayrıcalıklı yere sahip olan varlık hiç kuşkusuz insan. Fakat bu ayrıcalık ona imtiyazlar sağlamakla kalmaz önemli sorumluluklar da yükler.

Dolayısıyla “ağaç” kavramının içine bence insan dışındaki bütün canlılar (kedi, köpek, kuş, börtü böcek…) girer. Hangi yolla olursa olsun nefes alıp veren tüm canlılar benim muhayyilemde ağaçla yan yanadır.

Kışın yağacak karı kaldıramayacağını düşündüğünüz için, evinizin önündeki ağacın dallarını seyreltmek fikri hiç aklınızdan geçti mi?

Sığınacak yer, hayata tutunacak yiyecek bulamayacağı öngörüsüyle kaç kediye, köpeğe, kuşa dostlarınızla barınak yapmayı planladınız?

Kaç kere bu dilsiz varlıklar için bir yerlere, bir şeyler bıraktınız?

Özellikle kırsal bölgelerde, evinizin kapısına kadar gelen sizden merhamet dilenen yabanî hayvanları gördüğünüzde ne düşündünüz mesela?

Sadece korkup tedirgin mi oldunuz?

Soğuk günlerde, gecelerde kuşlara yuva olabilecek saçaklara, balkonlara, teraslara, verandalara sırf buralar kirlenmesin diye o narin varlıkları ürkütecek parlak cisimler astınız mı siz de?

Bu varlıklara tuzak kurmaktan, onları avlamaktan bahsetmiyorum bile.

İçim acıyor.

Bahsi tekrar özele/ağaca taşıyalım.

İnsanın da toprağın da suyun da hatta kâinatın da parmak izidir ağaç. Geçmişi merak edenler de gelecekbilimciler de (Fütüroloji) ağaca baksın derim. Hemşehrim Tanpınar’ın “Bir ağacın ölümü, büyük bir mimarî eserinin kaybı gibi bir şeydir.” demesi bir söz fantezisi değildir dostlar.

“Ağaç dergisi”nden “Ağaç Kasidesi”ne, “Rahatı Kaçan Ağaç”tan “Duman Çıkaran Ağaç”a kadar birçok ağaçlı çalışma/şiir girdi hayatıma. Dedelerim gibi benim de rüyalarıma koca koca çınarlar, pınarlar misafir oldu.

Ama bütün bunlar içinde bir ağaçlı metin var ki “Bir mendil niye kanar?” dizesini/sorusunu aklıma getirdi hep. Makedon şair Ante Popovski’nin (1931-2003) “Kanayan Ağaç”ından bahsediyorum. Hele bir bölümü var ki bu şiirin, buraya almazsam çatlarım:

“…

Yol dümdüz ve kendisiyle ilgili her şeyden haberdar.

Kendi geometrisi, kendi belleği, kendi rüzgârı var

bir daire çizercesine birbiri üstüne gelen toynak izlerinin,

bu izler iri ve bakımlı at izleri değildir,

bu Roma ordularının, haçlıların,

bayraklı hilalli İslâm atlılarının dörtnala gelişi değildir;

bizim atlarımızın nallanmamış

toynak izleridir ve yanlarındaki izler

insan eti ve toprağın birbirine sımsıcak değişinin izleridir;

ulusumun çıplak ayaklarıdır bunlar.

Diyorum: Köleler de yalınayak yürürlermiş…

İsa da yalınayak yürürmüş…

Yalnız yalınayak yürüyenler iz bırakırmış tarihte…”

Bölünmüş kara yolu yapılırken köyümüzün (Karaçam/ Geyve) hemen girişindeki yüzlerce yıllık çınarların kesilmesine hâlâ yas tutan yüreğim…

Doğançay’ın çınarlarının kurutulmasını affetmeyecek olan kalbim…

“Çınarlarına kargaların üşüştüğü memleket”te doğan, büyüyen ama doğduğu yerlere hasret bir ömür süren ben, kalemim, iç sesim soruyor: “Son fidanı ne zaman diktiniz?”

“Ya sen?” dediğinizi duyar gibiyim.

Ne sözler vermiştim kendime bu sonbahar ne ağaçlar dikecektim, olmadı. Yaşarsam, bundan sonraki “kasım”lar benim için ağaç bayramı olacak.

Kuşların, kedilerin, köpeklerin kardeşçe yaşadıkları bir bahçede kitaplı, kahveli, kestaneli, köfteli, Kadir Abili, Hasan Hocalı hayallerim var.

Yazıyı yine bir şiirle, çok sevdiğim hüzünlü bir Orhan Veli şiiriyle bitireyim:

“Mahallemizde
Senden başka ağaç olsaydı
Seni bu kadar sevmezdim.
Fakat eğer sen
Bizimle beraber
Kaydırak oynamasını bilseydin
Seni daha çok severdim.

Güzel ağacım!
Sen kuruduğun zaman
Biz de inşallah
Başka mahalleye taşınmış oluruz.”

Siz kuruduğunuzda ben başka bir dünyaya taşınmış olacağım.
Ama inadına “dünya ve bazı insanlar çok güzel” sözcükleri dökülecek dudağımdan gözlerimin feri kısılana, sönene dek…

reklam

YORUM ALANI

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.